Netindir

Net-İndir

Güncel Oyun & Program & Resim & Msn Forumu


Roman ÖZetleri..

Güncel Cafe icinde Roman ÖZetleri.. konusu , Recaizade Mahmut Ekrem "Araba Sevdası" Bihruz Bey bir Osmanlı paşasının oğludur. Evde özel hocalardan yarım yamalak bir eğitim görmüştür.Alafırangalığa özenir, süsü, gösterişi sever. Şık giyinir. Şımarık, sorumsuz bir gençtir. Her ...

Geri git   Netindir >
..:: Yaşam & İnsan ::..
> Alt Kategoriler > Güncel Cafe

Anlık İletiler Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
  #11 (permalink)  
Alt 07-23-2007
Usta Üye
Standart

Recaizade Mahmut Ekrem "Araba Sevdası"

Bihruz Bey bir Osmanlı paşasının oğludur. Evde özel hocalardan yarım yamalak bir eğitim görmüştür.Alafırangalığa özenir, süsü, gösterişi sever. Şık giyinir. Şımarık, sorumsuz bir gençtir. Her fırsatta az buçuk bildiği Fransızcasıyla terziler, ayakkabıcılar ve garsonlarla konuşur. Böylece Batılı olduğunu sanır.

Devrin pahalı eğlence yerlerinde arabasıyla gezer. Bir gün Çamlıca tepesine çıkar. Güzel bir arabada sarışın, kibar görünüşlü bir kız görür. Hemen ona aşık olur. Ertesi hafta yine oraya gider. Binbir özenle yazdığı mektubu kızın arabasına atar. Fakat, o günden sonra onu bir daha göremez. Yemeden içmeden kesilir, zayıflar. İşini, annesini ihmal eder. Arkadaşlarından Keşfi Bey aşkını öğrenir. Ona kızın öldüğünü, ailesini yakından tanıdığını, bir de ablası bulunduğunu söyler. Bihruz Bey bu yalana inanır.

Aradan günler geçer, Bihruz Bey’in aşkı yavaş yavaş küllenir. Şehzadebaşı’nda dolaşırken, tutulduğu kıza rastlar. Fakat onun sevgilisi değil, ablası olduğunu düşünür. Güçlükle kadının yanına yaklaşır, üzüntüsünü bildirir, kız kardeşine olan aşkından söz eder. Mezarın yerini sorar. Kadın güler. Bihruz Bey’e onunla nerede karşılaştığını açıklar ve kızkardeşi bulunmadığını söyler. Alaylı kahkahalar atar.Bihruz Bey düştüğü kötü durumdan kurtulmak ister. Fakat pot üstüne pot kırarak daha gülünç olur. Utançtan kıpkırmızı kesilir. Sonra , bir yolunu bularak oradan ayrılır.
Edebiyat tarihimizin dönüm noktası olarak kabul edilen Araba Sevdası romanı, bin sekiz yüzlerde İstanbul’un sosyete ve sefahat yaşamını konu alan bir romandır. Yazar Recaizade Mahmut Ekrem, Tanzimat edebiyatının sona erdiği, buna karşılık Servet-i Finun edebiyatının ağır bastığı dönemin ünlü edebiyatçılarındandır. Aslında Araba Sevdası bu geçişte önemli bir yere sahip, zira bu roman edebiyatımızın ilk realist romanıdır.
Dönemin siyasi kargaşası bir yana, Osmanlı’nın yeni yeni batıya açılma çabalarıyla, İstanbul’un aristokrat çevrelerinin nasıl bir anda Fransızca meraklısı olduğu komik ve alaycı bir dille ifade ediliyor. Mahmut Ekrem’in bu anlamda mizahi kişiliği ön plana çıkar. Romanın esas vurgusu ise dönemin ehli- keyfine yapılan eleştirilerdir.
Bihruz Bey, babasının işi icabı memleketin birçok yerini dolaşmış ve bu nedenle tahsilini pek yapamamış bir gençtir. Babasının varlığıyla yaşayan, bir evin biricik evladıdır. Ehemmiyet verdiği yegane şeyler; markalı giyinmek, Fransızca dersi almak, aldığı bu derslerle öğrendiği Fransızca’yı alakalı alakasız her yerde kullanmak, ve bir de belki en mühimi ve romana ismini veren kısmı, pahalı arabasıyla dolaşmaktır. (Şüphesiz araba sözcüğü ile , günün önemli ulaşım araçlarından biri olan, atlı araba anlaşılmalıdır.) Babasının vefatından sonra büyük bir servetin üzerine konar, bu pahalı ve özentili yaşamıyla tam bir mirasyedidir.
Arabası ile gezmek onun için öyle bir hal almıştır ki, soğuk kış günlerinde ya da yazın kavurucu sıcağında günün yirmi dört saatini arabasında geçirmektedir. Bu arada pahalı arabasının bir hayli yüklü taksitlerini elindeki köşkleri satarak ödemektedir.
Haftanın birkaç günü Mösyö Piyer’den aldığı Fransızca dersleri, belki tahsil hayatının yegane bölümüdür. Yarım yamalak bilgisiyle, olur olmaz yerlerde kullandığı diliyle, Fransız uşak Mişel’in bile zaman zaman anlamadığı bir konuşması vardır. Hele Fransız yazarların edebi kitaplarını okumak, onlarla mest olmak onun için edebiyatın kendisidir.
Kadınlar konusunda ise fazlaca iştahlı değildir. Beğenmek şöyle dursun, yegane hedefi, araba ekipmanı ve markalı kıyafetleriyle göz doldurmak, beğenilmek, hatta hayranlık uyandırmaktır. Bu nedenle şehrin eğlence merkezlerini fellik fellik gezmekten başka işi yoktur, işine bile arada bir uğrar. Hayat onun için böylece sürüp giderken, sefahat mekanlarından biri ola Çamlıca’ da, ahbabı Keşfi Bey ile sohbet ederken gördüğü sarışın dilber ilgisini çeker, hatta oracıkta ona aşık olur. Onun da kendisine aşık olduğuna inanmaktadır. Bundan sonra Bihruz Bey’in platonik aşkının, hatta kurgusal aşkının, Keşfi Bey’in yalanlarıyla nasıl şekillendiğinin komik bir hikayesi anlatılır..
Keşfi Bey, etrafında yalancılığıyla bilinen, yaşantısıyla Bihruz‘dan pek farkı olmayan sorumsuz bir gençtir. Yalanlarını çocukluğunun saf oyunlarıyla karıştıran, bu zararsız delikanlı ilk önce Bihruz’a bu sarışın hatunu tanıdığını söyler, öyle ki yalanlar Bihruz Bey’in sevgilisini Keşfi Bey’ den delice kıskanmasına sebep olur. Keşfi, yalanlarını, hatunun ölüm haberine kadar vardırır. Bihruz’un içli aşkını bilmeksizin uydurulan bu yalanlar, aşk acısının komik öykülerini ortaya çıkarır. Aradan geçen birkaç aylık zaman içinde, aşık olduğu sarışın hatunu, Periveş Hanım’ı, hiç göremeyen Bihruz, ölüm masalına kolayca kanar, çünkü son derece saftır ve aşık olmanın kendine has şüpheciliğine o da düşüvermiştir. Aşk acılarıyla geçirilen birkaç zaman, Bihruz’da bazı değişikliklere sebep olur, eğlence yerlerinde boy göstermek ya da arabasıyla etrafta tur atmak eskisi gibi zevk vermemektedir. Artık kırlarda tek başına dolaşmayı, sevgilisini düşünmeyi, hatta eğlencelerden el çekip, Ramazan ayı geldiğinde oruç tutup namaz kılmayı tercih eder olur. Vazgeçemediği yegane şey kullandığı Fransızca kelimelerdir.
Bihruz acı gerçeği geç de olsa öğrenir. Aşık olduğu Periveş ölmemiştir ama, kendisine aşık olmak bir yana varlığından habersiz bir hanımdır.
Bihruz’un bu komik hikayesi, aslında güçlü bir içerikle aşkı işler. Tüm bu komedinin arasında bile, aşkın tutsaklığının ve aşk acısının yoğun hissiyatı ilgiyi sağlar.
Alıntı ile Cevapla
  #12 (permalink)  
Alt 07-23-2007
Usta Üye
Standart

Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Ali Bey,yirmi iki yaşlarında ii bir eğitim ve öğrenim
görmüş bir gençtir.Yalnız hayat tecrübesinden yoksundur.
19.yy’ın seçkin gezinti yerlerinden biri olan Çamlıca’da dolaşırken çok güzel bir kadınla
tanışır.Kadının adı Mahpeyker’dir.Genç adam, ilk karşılaşmada ilgi duyduğu bu kadını derin
bir aşkla sevmeğe başlar. Bu ilk tanışmadan sonra hemen her hafta Mahpeyker’le buluşmak
üzere Çamlıca’ya gider. Oysa kadının kirli bir geçmişi vardır ve Ali Bey’in sevgisine layık
değildir.Bu durumun farkında olmayan ve onu da kendisi gibi temiz bir sevda içinde hyal
kuran genç adam, kısa zamanda eini ve işini ihmal etmeye başlar.Zamanla geceleri bile evine
uğramadığı olur.
Bir süre sonra ailesi, Ali Bey’in durumunu öğrenirler.Onu, zor kullanarak,bu durumdan
kurtarmaktan çek, başka çarelere başvururlar.Delikanlının annesi oğlunu dış etki ve
bağlardan kurtarmak için eve genç ve çok güzel bir cariye alır.Cariyenin adı Dilaşub’dur.Bu
cariye temiz,saf,iyi ahlaklı bir gencecik kızdır.Annenin amacı, Ali Bey’in Dilaşub’u sevmesi,
böylelikle yakasını sokak kadını Mahpeyker’den kurtarmaktır.Ne var ki, iyi düşünülmüş bu
çare umulanı vermez;Ali Bey, Dilaşub’un dfarkında bile değildir.Her geçen gün çoğalan bir
sevdayı Çamlıca’ya, Mahpeyker’e taşımaya devam eder.
Aradan bir süre geçmiştir.Bir seferinde yine sevgilisine gidip onu evinde bulamayan Ali
Bey, bir tesadüf v küçücük bir inceleme sonucu,onun nasıl bir kadın olduğunu öğrenir.Büyük
bir sarsıntı geçirir.O, bu sarsıntılarla bocalarken,annesi ustalıkla Dilaşub’u yeniden karşısına
çıkarır.Avunmak ihtiyacı ile yanan genç adam bu sefer genç,güzel cariye ile ilgilenir.Dilaşub
da zaten çoktan beri Ali Bey’i sevmektedir.Evlenmeleri kararlaştırılır.
Öte yandan Ali Bey’in kendisine uğramadığını gören ve sebebini araştıran
Mahpeyker,durumu öğrenince büyük bir öfkeye kapılır;iki gençten intikam almaya karar
verir.Birçok tanıdıkları aracılığı ile hazırladıkları iftiraları yağdırmaya başlar.Bu iftiraların
ağırlık noktası,Dilaşub’un da,kendisi gibi,iffetsiz bir kadın olduğu şeklindedir.Ali Bey, kısa
zamanda bu iftiraların etkisinde kalır.Onun karısına olan sevgisi zaten bir tesellinin ucuna
bağlanmış bir düğümden ibaret olduğu için, çabucak kine ve düşmanlığa döner.Nihayet bir
gün karısını adam akıllı azarlar,döver:bununla da yetinmez, genelevlerden birine kapatılmak
üzere zavallıyı bir esirci tellalına satar.Esirci tellalı aslında Mahpeyker’in
adamlarındandır.Dilaşub’u alıp doğru Mahpeyker’e götürür.Mahpeyker, paralı ve genç
sevgilisini elinden almış olan mazlum kadını, kendisine bağlı evlerden birinde sermaye olarak
kullanmaya başlar.
Üst üste uğradığı gönül kırıklıkları ve yaşadığı düzensiz hayat Ali Bey’in sağlığını
sarsmıştır.Bunun sonucu olarak hastalanır.Oğlunun kötü bir sona gittiğini sezinleyen annenin
de hastalığı artar;sonunda bu kahırlara dayanamayarak ölür.
Ali Bey’e karşı olan kini bir türlü sönmeyen Mahpeyker, Dilaşub gibi onuda büsbütün
mahvetmek kararındadır.Bu kararını gerçekleştirmek üzere bir plan düzenlerli Bey’i bir
eğlenti evine çağıracak ve orada bir yolunu bulup öldürecektir.Kocasını her zaman sevmiş
olan,hala da seven Dilaşub, bu planı öğrenir.Büyük zorluklarla, gizli yollardan ona haber
salar, hakkındaki kötü hazırlığı kendisine bildirir.Bu habere önce inanmayan Ali Bey,gittiği
evde durumun gerçekten de böyle olduğunu öğrenince bir yolunu bulup kaçar ve

kurtulur.Eşinin kurtuluşundan dolayı büyük bir mutluluk içine düşen Dilaşub, onun kaçarken
bıraktığı paltosuna sarılır ve yatağına girer.Biraz sonra genç adamı öldürmekle görevli kiralık
katil odaya girer.Karanlık odada göz yordamı ile aranırken, köşede palyolu birinin
uyuduğunu görür; usulca yanına sokulup elindeki bıçağı kelbine saplar,kadıncağızı öldürür.
Bu arada Ali Bey, karakola gitmiş birkaç emniyet görevlisi alarak yeniden eve
dönmüştür.İçeri girip de Dilaşub’un kanlar içinde yüzen cesedini görünce çılgına döner.Tam o
sırada dudaklarında zalim bir tebessümle, içeriye Mahpeyker girmektedir.Kendini kaybeden
Ali Bey, Dilaşub’u öldürn bıçağı kapıp Mahpeyker’i delik deşik eder ve yanındaki emniyet
görevlilerine teslim olur.
Ali Bey; artık herşeyii ,sağlığını,sevdiği kadını,şeref ve onurunu, servetini yitrmiş bir
zavallı bir insandır.Bu büyük elemlerim havası içinde bir süre hapishane köşelerinde sürünür
ve birgün tam bir hüsran içinde son nefesini verir.

3. MUHTEVA BİLGİSİ
A.ANA FİKİR :
Karşılaştıkları olaylar hakkında derinlemesine değerlendirme yapmadan karar veren
insanlar çoğu zaman yanlış yaparlar.Ve ne yazık ki bu karardan dönmeleride çok zor
olur.Genellikle son pişmanlık fayda etmez.
B. ALINACAK DERSLER :
· Güvendiğimiz insanları iyi tanımamız lazımdır.
· Sevdiğimiz insanları seçerken çok dikkatli olmalıyız.
· Kalbimizin sesini dinlerken beynimizin de sesini dinlamaliyiz.
· Aşık olunmaması gereken kişilere aşık olanların hayatları alt-üst olur.
· Seçimlerimiz yaparken sonuölarını göz önünde bulundurmalıyız.
· Kaybedecek birşeyi olmayanlar hiçbir şeyden korkmazlar.
· Düşünerek karar vermeliyiz.
· Bir anlık zevkler uğruna hayatımızı karartmamalıyız.

B.OLAYIN KİŞİLERİ VE TAHLİLLERİ :
( 1 ) FİZİKİ TAHLİLİ

ALİ BEY : Yirmi bir, yirmi iki yaşlarında yakışıklı bir delikanlıdır.Sarı benizli, kızların
dikkatini toplayacak derece çekicidir.Mahpeyker’in ona vurulmasının tek sebebi de onun bu
karşı konulmaz çekiciliğidir.
MAHPEYKER : Boyu posu gayet düzgün, siyahımsı samur saçlı, incerek düz kaşlı,
noktalı yeşil gözlü, çekme burunlu,ufacık ağızlı, kor dudaklı bir kadındır.
ATIF BEY şağı yukarı Ali Bey’le aynı yaştaydı.Zarif biri olan Atıf Bey terbiyeli olduğu
kadar düzgün giyimli ve bakımlı bir adamdır.
MESUT BEY : Ellili yaşlarda olan Mesut Efendi’nin şakkalarına aklar düşmüş, yüzünde
çizgiler belirginleşmiştir.Terbiyesini dış görünüşüyle açığa çıkarır.
FATMA HANIM : Ali Bey’in annesi olan Fatma Hanım, özellikle kocasının ölümünden
sonra iyice yaşlanmıştır.Ölmeden önce oğlunun mürüvvetini görmek ister.
ABDULLAH EFENDİ: Çok zengin olan Abdullah Efendi, Suriyeli bir Arap’tır.Yaşı
yetmişi geçtiği halde kadın, kız peşinde koşmaktan kendini alamaz.Yüzüne bakılamayacak
kadar suratsız, çirkin bir adamdır.Yüzü çiçek bozuğundan delik deşik, rengi zenci hurması
denilecek drecede koyu esmerdir.Gözü de hastalıklardan dolayı hem pereli hem de çipildi.Alt
kısmı frengiden dökülmüş çentik,yarım burnu;fırça yüzü görmemiş çürük dişleri; uyuz hyvan
tüyü kadar seyrek bıyık ve sakalı, yüzünün korkunçluğunu bir kat daha arttırmaktadır.

DİLAŞUB : Vücudunun tüm güzellikleriyle tam bir melektir.Güzelliğiyle Ali Bey’i
etkileyen Dilaşub,sçları sırma gibi sarı; alnı duru ve beyaz; tatlı mavi gözleri ve gülpembe
yanaklarıyla çok çekiciydi.

( 2 ) RUHİ TAHLİLİ

ALİ BEY : Vatanımızın kültür merkezi olan İstanbul’da büyümüş, özel öğretmenlerden
ders almış, çok muhteşem şekilde öğrenim görmüştür.O kadar ki;daha on yaşına bastığı
zaman birkaç yabancı dl öğrenmişti.Ali Bey’in terbiyesine ve davranışlarına bakanlar
kendisini adeta bir melek zannederlerdi.Fakat Ali fazlaca sinirli ve kanı oynak birisiydi.Bunun
neticesi olan hiddetini, aldığı terbiye ve gördüğü şefkatli muameler sayesinde, herhangi bir
şeye karşı lüzumundan fazla, adeta esirlik derecesinde düşkünlüğü hemen her halinden
anlaşılırsı.Her neye merak sarsa, bütün işlerini bir yana bırakır, dünyayı unutur, sadece
onunla meşgul olurdu.Bir şeyi arzu eder de gerçekleştirmesinde küçük bir engele rastlasa,
arzusu ne kada önemli olursa olsun, onu gerçekleştirmek için en büyük fedakrlıktan
çekinmezdi.Hatta ufak bir emeline ulaşamıyınca günlerce hastalanır; geceleri gizli gizli
ağlardı.
MAHPEYKER : Terbiye ve ahlak bakımından Ali Bey’in tamamen zıddıydı.Alçak ve
namussuz bir aileden yetişmiş; daha on dört, on beş yaşına gelmeden rezaletin her çeşidini
öğrenmişti.Biraz okuyup yazma öğrendiği ve hemen bütün şahitlerini İstanbul’un tanınmış
aşifteleriyle geçirdiği için şeytani zekası çok gelişmişti.İstediği adamı elde edip ona keyfinin
istediği şekilde tahakküm ederdi.Son derece şehvet düşkünü olduğu için hoşlandığı erkekleri
bin cilveyle hükmü altında tutmak ister ve bunu daima ustalıkla becerirdi.Yakışıklı erkekleri
gerçekten severdi; fakat yılan bir adama nasıl sarılırsa bu da öyle sarılmak isterdi.Ve o
erkeğin yalnız kendisine ait olmasını isterdi.
ATIF BEY : Ali Bey’in iş arkadaşı olan Atıf Bey en az Ali Bey kadar terbiyeli ve
karakterli bir insandır.Kısa zamanda ALİ Bey ile canciğer arkadaş ve sırdaş
olmuştur.Fikirleri ve nasihatlarıyla Ali Bey’e yardımcı olmaya çalışmaktdır.
MESUT BEY : Atıf Bey’in dayısı olan Mesut Bey İstanbul’un her köşesine sokularak
çeşitli olayların içinde yoğrulmuş, dünyanın kaç bucak olduğunu anlamış, tecrübeli bir
adamdı.Kötülerin düşmanı iyilerin dostuydu.
FATMA HANIM : Oğlunu gayet terbiyeli ve olgun şekilde yetiştirmeye dikkat
ederdi.Oğlunun başına gelebilecek en ufak kötülük onu mahfederdi.Özellikle Mahpeyker’e
aşık olduktan sonra oğlunun geleceğinden şüphe eder olmuştu.Asıl isteği ölmeden önce
hayırlısıyla oğlunun mürüvvetini görmekti.
ABDULLAH EFENDİ : Suriye’nin en alçak, en ahlaksı adamlarından biriydi.Ortak
olduğu tüccarları batırarak çok para kazanmış, bin bir hile ve düzenbazlıkla servetini kat kat
arttırmıştı.Mahpeyker’le tanıştıktan sonra ona büyük bir ilgi duymuştur.
DİLAŞUB : Bir cariye olarak Ali Bey’in evine girmiştir.Ali Bey’le evlendikten sonra
iftiraya uğraması sonucu satılmış ve Mahpeyker’in eline düştükten sonra bin bir sıkıntı ve
işkenceye göğüs germiştir.Aslında Ali Bey’i gönülden sevmektedir.


( 3 ) SOSYAL TAHLİLLERİ

ALİ BEY :Babı-Ali’ de ktiplik yapan ALİ Bey özellikle bbasının ünüyle tanınmış terbiyeli
ve dürüst biridir.Zor duruma düştüğünde babasından kalan mirası sayesinde geçinebilmiştir.
MAHPEYKER : Tam anlamıyla bir aşiftedir.Kendisinin bu aşifteliği annesinden
kalmadır.Küçük yaştan beri her türlü namussuzluğu ve ahlaksızlığı ypmıştır.Aklı fikri
beğendiği erkeklerle birlikte olmaktadır.
ATIF BEY : İstanbul’un ileri gelen ailelerinden birinin çocuğu olarak yetişmiştir.
Eğitimini tamamladıktan sonra Babı-Ali’ de katiplik yapmaya başlamıştır.
MESUT BEY : Olgun ve terbiyeli karakteriyle, çeşitli yönleriyle tanınmış, güvenilir br
insandır.Gayet tecrübeli olan Mesut Bey İstanbul’u, özellikle de Çamlıca’yı tüm yönleriyle
bilmektedir.
ABDULLAH EFENDİ : Aşırı derecede zengin, bir o kadar da -------- ve namussuzdur.
Mısır’la yaptığı ticaret işleri sayesinde çok para kazanan Abdullah Efendi’nin yapamayacağı
--------lik ve adilik yoktur.Ondan her türlü kötülük beklenebilir.
Alıntı ile Cevapla
  #13 (permalink)  
Alt 07-23-2007
Usta Üye
Standart

Romanda Adı Geçen Kahramanlar


Ahmet Cemil : Romanın baş kahramanı
İkbal : Ahmet Cemil’in kızkardeşi
Sabiha Hanım : Ahmet Cemil’in annesi
Seher : Evin hizmetçisi
Vehbi Bey : İkbal’in kocası
Tevfik Bey : Vehbi Bey’in babası
Hüseyin Nazmi : Ahmet Cemil’in çocukluk arkadaşı, yazar
Lamia : Hüseyin Nazmi’nin kızkardeşi
Ahmet Şevki Bey : Gazete yönetim memuru
Ali Şekip : Gazete başyazarı
Hüseyin Baha Efendi : Gazete de imtiyaz sahibi
Sait : Gazete de çalışan yazar
Saib : Gazete de çalışan diğer yazar
Raci : Gazete de düzeltme işi yapan yazar
Nedim : Raci’nin oğlu

MAİ ve SİYAH


Mir’-at-ı Şuun gazetesinin 10. yılı için yazı kuruluna verilen şölene, gazete yazarı yedi arkadaş katılır. Bunlar Ahmet Cemil, Sait, Raci, Hüseyin Baha, Ahmet Şevki, Saib ve Ali Şekip’den başkası değildir. Ahmet Cemil çocukluk arkadaşı Hüseyin Nazmi (Gencine-i Edep başyazarı) hakkında yapılan olumsuz eleştirileri kabul etmeyip, arkadaşlarının şiirlerinin yeni bir akıma öncülük ettiğini savunur. Raci başta olmak üzere, şiirdeki bu yenilikler hiç kimse tarafından kabul görmez.
Şölen bitipte herkes dağıldığın da Ahmet Cemil, Tepebaşı’nda Haliç’e bakan bir ağacın altında, mavi bir gökyüzü altın da mavi düşlere dalar. Düşlerin de çok ünlü bir şair olmak, bir gazete veya basımevi sahibi olmak, mutlu bir evlilik ve daha neler neler...
Bir yıldan beri basın dünyasının içinde olan Ahmet Cemil, bu camianın bir çok çirkefliğini gören ancak herkes tarafından sevilen bir insandır. Raci hiçbir şey olmamak üzere dünyaya gelen, ancak her şey olmaya çalışan, (özelliklede şair olamaya çalışan) kıskanç ve kin dolu biridir.
Baş yazar Ali Şekip alçak gönüllü, az konuşan, bilgili bir insandır.
Sait’in kendine özgü bir karakteri olmayıp, başkalarını taklit ederken, Saib gözü kulağı her yerde her şeyden haberdar, zayıf kuru bir çocuktur.
Yönetim memuru Ahmet Şevki Efendi ve İmtiyaz sahibi Hüseyin Baha Efendi temiz yürekli, ortalık karıştırmayan insanlardır.
Ahmet Cemil on dört yaşındayken, dava vekili olan babasının biriktirdiği üç beş kuruşla Süleymaniye’de aldığı evde annesi, kız kardeşi İkbal ve hizmetçileri Seher’le mutludurlar. O vakit yatılı okuyan Ahmet Cemil’in okulu bitirmesine bir yıl vardır.
Okuldaki en samimi arkadaşı olan Hüseyin Nazmi ile sürekli şiirler okur, tercümeler yaparlar. Hüseyin Nazmi varlıklı bir ailenin çocuğudur.
Babasının vefatından sonra evin geçimini üstlenmek zorunda kalan Ahmet Cemil önce kitabevlerine çeviri yapar ancak eline fazla para geçmez.
Mir’at-ı Şuun gazetesinde bir romanın tefrika edileceği haberini alan Ahmet Cemil, gazeteye başvurur ve bir hafta içinde bir romanı çevirmesi istenir. Gazeteye girişi böyle başlar.
Son sınıfta olan Ahmet Cemil, okul dönüşü sabahlara kadar çeviri yapar, derslerini ihmal eder ve gitgide zayıflar. Üstelik arkadaşı Hüseyin Nazmi ile de pek görüşmezler. Biri gündüzlü, diğeri yatılıdır.
Ahmet Cemil bir gün bir basımevi kuracağı ve önemli bir şair olacağı hayalleriyle durmadan çalışır. Üstelik haftada üç gece altı yaşlarında bir çocuğa evinden uzak bir mesafede, ders vermeye başlar.
Tüm bu şartlar altında diplomasını almayı da başarır.
Şölenin verildiği gecenin sabahı Ahmet Cemil gazeteye gittiğinde, Raci’nin oğlu ve karısını görür. Raci uzun zamandır sabaha karşı evine sarhoş gelmekte, başka kadınlara takılmaktadır. Kadın çocuğunun geleceğinden endişe etmektedir.
Gazeteye gelen Sait’le Saib, Raci’yi bir gece önce bir Alman şarkıcı kadınla gördüklerini söylerler. Bunun üzerine Ahmet Cemil ve Ahmet Şevki oraya gitmeye karar verirler.
O gün işini erken bitiren Ahmet Cemil, Hüseyin Nazmi’ye gider. Kapıda onu küçük kız kardeşi Lamia karşılar. Arkadaşı hakkında yapılan haksız eleştirilerden bahseder ancak Hüseyin Nazmi bunlara pek kulak asmaz.
Ahmet Cemil’in en büyük hayali insanlığın hayatını anlatan, yeniliklerle dolu bir şiir yazmaktır. Öyle ki bir gülümsemeyle başlasın, bir damla göz yaşıyla sona ersin.
Ahmet Cemil’in şiirde olmasını istediği şudur:
Örneğin hüzünlü bir parça; Faülün, faülün, faülün ölçüsüyle giderken, mefailiün, failatün, mefailün, failün ölçüsüyle bir duygusallık coşması, sonra; müstef’ilün, müstef’ilün ile bir durgunluk, daha sonra bir ıstırap hıçkırığı gibi tek bir ulün..... tıpkı bir müzik gibi.
Onun istediği tek düze bir anlatım değil, serbest kafiyeli ama birbirine uygun ve ahenkli bir şiir yazmaktır.
Hüseyin Nazmi, şiirini bitirdiğinde Ahmet Cemil için evinde bir şölen vereceğini söyler. Daha sonra Lamia’nın çaldığı piyanonun sesleri gelir ve onu dinlemeye giderler.
Ahmet Cemil Lamia’yı dinlerken onun bir kız oluşunu, büyüdüğünü hayal eder ve kendisinin karşısına çıkacak kızın kim olacağını düşünür. Küçük konser bitince Ahmet Cemil evden ayrılır.
Ertesi gün, akşamüstü Ahmet Şevki Efendi, onbeş yıldır hiç uğramadığı Beyoğlu’na gitmek istediğini söyler Ahmet Cemil’e. Hem de Raci’yi görebilmek için bir fırsattır bu. Raci’yi hiç sevmeyen bu iki dost, karısına ve oğluna üzülmektedirler.
Dolaşırken Raci’yi bir eğlence yerine giderken görürler. Onlarda içeri girerler. Burası Almanya’dan, Romanya’dan, Avusturya’dan geçinmek için gelen kadınların çalıştığı, müzikli bir yerdir.
Raci burada şarkıcılık yapan bir Alman kadına deliler gibi aşıktır. Ancak kadından hiç yüz bulamaz, üzüntüden kendini içkiye verir. Raci’nin bu durumu onları çok üzer ve oradan ayrılırlar.
Raci’nin oğlu Nedim artık gazetede çalışmaktadır. Raci’den başka herkes çocuğa güleryüz gösterir.
Mayıs başlarında bir Cuma günü, Ahmet Şevki Efendi, Ahmet Cemil’le konuşmak ister. Konu kızkardeşi İkbal’le ilgilidir. Basımevi sahibi Tevfik Efendi’nin, oğlu Vehbi Bey’i evlendirmek istediğini, uygun bir kız olup olmadığını, kendisinin de Ahmet Cemil’in kızkardeşi İkbal’i tavsiye ettiğini söyler.
Ahmet Cemil bir yandan evde yabancı bir insanın yaşamasından duyacağı rahatsızlıkları düşünürken, bir yandan da kızkardeşinin bu varlıklı insanla evlenerek hayatını kurtaracağını düşünür.
İkbal’e görücülüğe gidilir, beğenilir, ardından da istenir. Kısa süre içinde düğün yapılır. Ahmet Cemil ilk bir hafta hiç eve uğramaz, arkadaşı Hüseyin Nazmi’de kalır. Bir hafta sonra bir akşam yemeğinde aileye katılan Ahmet Cemil, bu evde kendini bir yabancı gibi hisseder ve artık haftada dört gece ders vermeye gider, eve geç vakit gelip, sabah erkenden çıkar.
İki ay kadar sonra, bir sabah annesi Sabiha Hanım gelir ve ikbal’in gizli gizli ağladığını, mutsuz olduğunu söyler. Ahmet Cemil kızkardeşinin ağzından birşeyler almak ister ama İkbal hiçbirşey belli etmemeye, mutlu görünmeye çalışır.
Aynı gün basımevine gittiğinde, Vehbi Bey’in babası Tevfik Bey’in on altı yaşında bir kızla evlendiğini duyar ve çok şaşırır.
O yılın kışı Ahmet Cemil’in dayanma gücünü tüketen bir sefillik dönemi olur. Bir yandan basımevindeki iş hayatı, bir yandan artık yetişemez olduğu ders vermeler ve evde bir türlü ısınamadığı eniştesi Vehbi Bey. Üstelik bütün gücüyle artık bitirip yayınlatmak istediği şiiri bütün vaktini alır. Nihayet bir haftalık ayıklamadan sonra artık şiiri küçük bir defter halini alır. Sonunda rahatlamıştır.
Şiirini en yakın arkadaşı Hüseyin Nazmi’ye okumak üzere yola çıkar. Yolda bir yıldır hiç görmediği Lamia’ya rastlar. Lamia artık bir genç kız olmuştur. Ona şiirinden bahseder. Yıllardan beri içinde tutuşan özlemlerin, tutkunun, sevginin gerçek sahibini arayan Ahmet Cemil, bu kişinin Lamia olduğunu fark eder ve ona delicesine sevdalanır.
Bir gece herkes yatmak üzere odasına çekilmek üzereyken kapı çalar ve Vehbi Bey’in babası Tevfik Bey’in felç olduğu haberi gelir.
Vehbi Bey daha ertesi sabah, basımevi yönetimine el koyar, hesapları sorar ve çalışanlara çirkin davranışlarda bulunur. Herkesi derin bir kaygı alır.
Akşam basımevine uğrayan Hüseyin Nazmi,Ahmet Cemil’i alarak evine götürür. Yolda basımevin de olanları anlatan Ahmet Cemil, bir taraftan da Lamia’yı görebilme umudu içindedir. Hüseyin Nazmi, arkadaşının şiir kitabını okuma törenini bir ay sonra yapacağı haberini alır.
Ertesi sabah basımevine girdiğinde, Raci’nin perişan halde olduğu haberini alır Nedim’den. Sevdiği Alman kadından yüz bulamayan Raci, iyice kendini içkiye vermiştir. Üstelik ciğerleri sökülürcesine öksürmekte ve günden güne erimektedir.
Vehbi Bey tarafından yönetimden çıkarılması düşünülen Ali Şekip, eniştesinden gelecek bir miktar parayla bir kağıtçı dükkanı açmak için girişimlere başlamıştır bile. Artık istenmediği yerde kalmak istemez.
Sıra Hüseyin Baha Efendi’dedir. Vehbi Bey onu da bir aylığa bağlayarak yönetimi tümden Ahmet Cemil’in idaresine bırakıp, boş yere çalışanlara para ödememeyi düşünür.
Sıra gazete müdürü Hüseyin Baha Efendi’dedir. Vehbi Bey’e göre, Ahmet Cemil, Sait ve Saib gazeteyi pekala yönetebilir, kendisi de memurluğa devam edebilirdi. Ancak kafasın da daha başka planlar vardır.
Vehbi Bey bir gün Ahmet Cemil’e, evini ipoteğe vererek kendisiyle ortak olmasını, basımevine bir taş makinesi ve benzinle çalışan bir makine alınarak daha çok kazanabileceklerini, her ay 25 lira ödeyerek evin borcunu ödeyebileceklerini söyler. Çaresiz Vehbi Bey kabul eder. Alınan yeni makineyle gerçekten iyi kazanç sağlanır ve geceleri üç arkadaş Sait, Saib ve Ahmet Cemil sırayla gazetede kalır, orada yer içerler.
Artık kitabını tamamlayan Ahmet Cemil, arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin Erenköy’deki evinde verdiği şölene, edebiyat dünyasından birkaç kişiyle katılır. Hüseyin Nazmi’nin açılış konuşmasından sonra sıra Ahmet Cemil’in kendi şiirini okumasına gelir.
Hasan Latif Bey, İlhami Efendi, Raci, Süleyman Vahdet Efendi ve Hüseyin Nazmi; Ahmet Cemil’in okumaya başladığı şiiri, biraz kıskançlık, biraz şaşkınlıkla ve büyük bir dikkatle dinlemeye koyulurlar. Ahmet Cemil birara Lamia’nın kapıda belirdiğini görür, o an kanı donar ama belli etmemeye çalışarak okumaya devam eder.
Okuma bittikten sonra, herkes Ahmet Cemil’i kutlar ve bahçeye çıkılır. Raci, Ahmet Cemil’in kendisini eniştesine kovdurttuğunu ima eder. Ahmet Cemil büyük bir üzüntü duyarak yürürken, Lamia’nın yemek odasına girdiğini görür. Geri dönüp ona sevgisini açmayı düşünür ancak vazgeçer.
Düşünceler içinde geçen bir gecenin ardından sabaha karşı uyuyabilen Ahmet Cemil, birden defterinin olmadığını görür ve yemek odasın da unutulan defter, uşak tarafından getirilir.
Ertesi gün ev de İkbal’in ağlama sesini duyan Ahmet Cemil, kardeşinin derdinin ne olduğunu, bir yıldır süren evliliğin de neden mutsuz olduğunu sorar ama hiçbir cevap alamaz.
Odasına gelen annesi Sabiha Hanım, İkbal’in hamile olduğunu, Vehbi Bey’in hizmetçi kız Seher’i sıkıştırdığını, Lamia’yı sürekli aşşağılayıp dövdüğünü ve haftada birkaç geceyi yatalak babasının evin de, onun genç karısıyla geçirdiğini anlatır.
Ahmet Cemil ve annesi; İkbal’i kurtarmanın bir yolunu düşünmeye başlarlar. Eniştesinden artık iyice nefret eden Ahmet Cemil, evi kurtarmak için gazete de çalışmaya devam etmek zorunda olduğunu düşünür. Daha çok çalışacak, evin parasını kurtaracak, Lamia’yla evlenecek ve kızkardeşini bu adamdan ayırarak, ailece yeniden mutlu bir hayat sürecekler. Bu düşünceler içinde Lamia aklına gelir Ahmet Cemil’in, şiir defterini yeniden okumaya başladığın da, en son sayfada Lamia’nın el yazısını görür. “Tebrik ederim....” Artık Lamia’nın da kendisini sevdiğini ümit eder.
Sabah uyandığında, söküklerini tamir etmesi bahanesiyle İkbal’i odasına çağıran Ahmet Cemil, kızkardeşiyle azda olsa konuşma fırsatı bulur.
Gazeteye gittiğinde; önceki akşam okuduğu şiir hakkında, hiç de hoş olmayan eleştirilere arkadaşlarının gülüştüğünü, alay ettiğini görür. Sabah gazetelerde çıkan bu yazının Raci’ye ait olduğunu anlar.
Ahmet Şevki Efendi ona, üzülmemesi gerektiğini söylese de, o, bu yazıların herkes tarafından özellikle Lamia tarafından okunacağı düşüncesiyle kahrolur.
Ahmet Şevki Efendi şiirin anlaşılamamasının bu kadar önemli olmadığını, önemli olanın kız kardeşinin sorunu olduğunu söyler. Ahmet Cemil’in basımevinden ayrılamayacağını, makinaların parasını çıkarana kadar çalışarak evi kurtarmasını, sonrada İkbal’i kocasından boşattırabileceğini söyler.
Makinaların başına giden Ahmet Cemil, biraz dizgi düzeltme işleri yaparak avunmaya çalışır. O sırada Raci’nin çok kötü bir durumda yattığını öğrenir. Artık Onu bir hastaneye yatırmak gerekir. Her gün biraz daha ölüme yaklaşan Raci, Gureba Hastanesine yatırılır.
Akşam evde Vehbi Bey’in, diğer günlere göre daha farklı olduğu gözlenir. Odalarına çekildiğinde, kızkardeşiyle eniştesi arasında ciddi bir tartışma duyulur. Vehbi Bey, gazetelerde Ahmet Cemil hakkında çıkan haberlerin gazetenin onuruna dokunduğunu, bunu İkbal’in ağabeyine söylemesi gerektiğini söyler. İkbal bunu Ahmet Cemil’e çok zorlanarak söyler. Bu; gazeteden kovulduğu anl----- gelir.
Ertesi gün gazetede yönetim memuru Ahmet Şevki Efendi, Mir’at-ı Şuun gazetesinde yer alan bir yazıda, başyazarlığın Ahmet Cemil’den alınarak, daha önce üç dört kez kovulan Osman Tayyar’a verildiği haberini gösterir.
Ahmet Cemil makinaları alıp, kiraya vermek ya da bir basımeviyle ortak olmak, kendisinin de ders vermeye devam edeceğini düşünür ancak beş parasızdır. Üstelik makinaların borcu kendisine aittir. Evi kurtarmak için çaresiz, Vehbi Beyle çalışmak zorundadır.
Daha sonraki günlerde basımevine hiç uğramaz, eve geç gelir, erken çıkar, eniştesiyle yüz yüze gelmek istemez. Bu durumdan yararlanan Vehbi Bey, evin geçiminin kendisine yüklendiğini, Ahmet Cemil’in hiçbir işe yaramadığını bahane ederek, içkinin de dozunu kaçırarak İkbal’i daha fazla haşlar.
Makinaları vermeyeceğini söyleyen Vehbi Bey, evinde bir asalak besleyemeyeceğini söyleyip, kızı durmadan döver. Olanlara daha fazla dayanamayan Ahmet Cemil, Vehbi Bey’i dövmek ister ancak annesi bırakmaz. Eniştesi evden çıkınca İkbal’i görmeye giderler. İkbal böğrüne yediği tekme ile acılar içinde kıvranmaktadır.
Başka çare yoktur. Annesinin yüzük ve küpelerini Emniyet Sandığı’na rehine bırakıp, aldığı paralarla makinaları, dolayısıyla evi kurtarmak zorundadır. Elindeki paralarla telaşla eve gider. Telaş içinde Ahmet Cemil’i kapıda karşılayan Seher, İkbal’in durmadan kan kaybettiğini söyler.
Çocuk düşmüştür. Tekrar doktoru çağırır. İlaçlar alınır. Doktor durumunu pek iyi görmez. Ateşi bir türlü düşürülemeyen İkbal gitgide kötüleşmekte, ateşler için de sayıklamaktadır. Bir gece ağabeyini yanına çağırır ve o geceden sonra Ahmet Cemil kızkardeşini gece gündüz hiç yalnız bırakmaz
Ve bir gece İkbal, annesi ve Seher’in kolları arasında çırpınmaya başlar. Ahmet Cemil kardeşini kolları arasına alarak, sımsıkı sarılır ve iki kardeşin kolları son bir kez buluşur. İkbal, ağabeyinin kolları arasında can verir.
İkbal, derin bir yas içinde toprağa verilir. Ahmet Cemil eve döndüğünde kızkardeşinin odasına girip doya doya ağlar. Hayatından yarım yüzyıl geçmiş gibi çökmüş ve yaşlanmıştır Ahmet Cemil.
Ertesi gün Ali Şekip’in dükkanına giden Ahmet Cemil orada Ahmet Şevki Efendi’yle de karşılaşır. Arkadaşları herkesin başından mutlaka bir kere yas geçtiğini, bu kadar kendisini bırakmaması gerektiğini söyler.
Bu sırada Raci’nin oğlu Nedim’in gazete sattığını görürler ve Ahmet Cemil hep birlikte Raci’yi ziyarete gitmelerini ister.
Düşüncelerle geçen bir yolculuktan sonra, hastaneye varırlar. Raci’yi küçük bir odada, yatağa büzülmüş, iyice kötüleşmiş bulurlar. Çıkışta doktorlara durumunu sorduklarında pek umut olmadığını öğrenirler.
Ali Şekip’in dükkanına tekrar döndüklerinde, Ahmet Cemil, Hüseyin Nazmi tarafından yazılıp, cama iliştirilmiş bir not bulur. Hüseyin Nazmi, bu büyük felakete üzüldüğünü ve yasını paylaştığını, kendisine ulaşamadığını, verilecek pek çok haberi olduğunu söyler.
Ahmet Cemil bu haberin Lamia ile ilgili olduğunu düşünür. “Lamia’da beni sevdiğini ağabeyine söyledi ve evlenmek istediğini mi belirtti acaba? ” Bu düşünce ile akşamı zor eder.
Erenköy’e arkadaşının köşküne gider ve büyük bir merakla, vereceği haberleri söylemesini ister. Hüseyin Nazmi, Avrupa’da herhangi bir başkente atanmak üzere olduğunu ve bu arada Lamia’yı bir subayla evlendireceklerini söyleyerek, bu gencin bir resmini de gösterir.
Ahmet Cemil’in bütün hayalleri yıkılmıştır. Keşke daha erken davranıp Lamia’yı kendisine isteseydi. Ama evlenmek için yeterince kazancı olmadığı için, bunu yapamamıştır.
Bu yıkımın ardından, sabah erkenden kardeşinin mezarına gider ve orada kardeşi gibi kendisinin de umutsuzluğuna ağlar.
Dönüşte Raci’nin karısıyla karşılaşır. Kadın, oğlu Nedim’in geleceği için, babasından kalan hisse senetlerini bozdurarak, Raci’nin tedavi masraflarını karşılamak ister. Ahmet Cemil; kadınların neden bu kadar bağışlayan ve bu kadar yüce varlıklar olduğunu düşünür. Demek ki; eğer yaşasaydı, İkbal de kocasını affedecekti.
Babıali Caddesi’ni çıkarken, uzun zamandır hiç görmediği Vehbi Bey’le karşılaşan Ahmet Cemil, kendine alaycı bir gülümseme atan Vehbi Bey’in suratına olanca gücüyle, bütün intikamını alırcasına bir yumruk patlatır.
Artık rahatlamıştır. Ali Şekip’in dükkanına girer. Orada, Hüseyin Baha Efendiyle, Vehbi Bey’in kapıştığını öğrenir. Vehbi Bey artık aylığını ödemek istemez. Çünkü gazete haciz altındadır ve belki de kapatılacaktır. Ahmet Cemil, az önce attığı yumruğun verdiği memnuniyetle evine döner.
Ahmet Cemil, babasının ölümünün üzerinden geçen şu beş yılda, çok büyük hayaller peşinde koşup, en büyük acıları yaşamıştır. Artık Lamia da yoktur, İkbal de.Bir zamanlar bütün umudunu bağladığı eserini, şiir defterini eline alır. Okumak içinden gelmez.
Kemiklerini kırmak istediği bir düşman gibi defteri elinde sıkar ve sayfaları rastgele yırtarak sobada yakar.
Ne yapması gerektiğine karar verir. O da çok uzaklara gidecektir, Hüseyin Nazmi gibi. Birden aklına, bir gün arkadaşlarıyla Taksim Bahçesi’nde ellerine aldıkları şiir kitabından okudukları bir parça gelir. ”Mezarlığım başka bir hayat gürültüsünün ve kavgasının mahvolmuş kuvvetleriyle dolu; ama daha ölümlerinin bir birini izlemesi bitmiş olmadı.”
O zaman yüzüne son bir umutsuzluk direnişinin dayanma gücü gelir. Diplomasını alır eline. Bununla vilayetlerden birine gidecektir. Annesine düşüncelerini söyler. Sabiha Hanım, çaresiz, çok uzaklara gitme fikrini kabul eder.
Sirkeci’den ayrılacak sandala binmek üzereyken, Hüseyin Nazmi ile karşılaşır. Arkadaşı Avrupa’ya, kendisi ise herşeyden uzak olmak için; çok uzak ve her tarafı çöllerle kaplı bir vilayeti seçmiştir.
Bir saat sonra Loyd gemisi, Ahmet Cemil’i, annesini ve Seher’i, Kızıldeniz’e götürmek üzere yola çıkar.
Annesi ile Seher’i yerlerine yerleştirdikten sonra yukarı çıkan Ahmet Cemil, güverte de bütün hayatının muhasebesini yapar.
Bu siyah bir gecedir. Birden aklına Tepebaşı Bahçesi’nde, Haliç’e bakarak seyrettiği mavi gece ile yıldızlardan oluşan elmas yağmuru gelir.
Gözlerinin önünde o mavi gece ile bu siyah gece karşı karşıya gelir. MAVİ ve SİYAH.
O vakit denize bakar. Siyah bir deniz. Bu siyahlığın içine atlamak ve derinliklerine gitmek ister. Dalgalar onu çağırır gibidir. Ancak o derinliklere girdiğinde huzura kavuşacağını düşünür.
Evet, bir karar atılımı, küçük bir hareketle vücudunu denizin derinliklerine bırakmayı düşünürken bir sesle irkilir. Annesi yanı başında, neden yalnız oturduğunu sorar. Annesine geleceğini söyleyerek, bu siyah geceden ayrılarak, annesini izler.


~SON~









Romanın Biçimsel İncelemesi


Halit Ziya’nın Mai ve Siyah’ı, onun “İstanbul Dönemi” romanlarının ilkidir. Kent soylu romantik aydın Ahmet Cemil’in düşleri ve düş kırıklıkları anlatılan romanın çıkış noktası karşıtlıklardır.
Romanda kahramanların yaşadıkları çevre, giyim kuşamları, davranış biçimleri, ruhsal durumları, çoğu zaman birbiriyle ilişkili olarak ve ayrıntılı biçimde betimlenmiştir.
19. yüzyıl İstanbul’unun semtler, kişiler, gelenek ve görenekler bakımından kimi gerçek çizgileri ve görüntüleri, eserde başarılı bir biçimde yerini almıştır.
Romanda Ahmet Cemil’in iç dünyasından çok, iç dünyası sergilenmekte, diğer kahramanların da ruh tahlilleri, duygu ve düşünce betimleri, fazlaca yer almaktadır.

Romana Has Özellikler


Romanın adı simgeseldir. Mai, romanın kahramanı, Ahmet Cemil’in umutlarını ve düşlerini, siyah, bu umutlarının ve fantezilerinin kırılışını simgeler. Roman; mavi ve siyah arasında bocalayan, ikilem içinde kalan, mücadele eden ve bu mücadeleden yenik çıkan Ahmet Cemil’in yaşamından bir bölümü anlatır.
Romanda gerek baş kahramanın canlandırılışında, gerek betimlemelerin şiirsel yapısında da romantizmin etkisi görülür. Ayrıca Servet-i Fünun Topluluğu sanat anlayışının da etkisi vardır.

Roman Hakkındaki Eleştiriler


Yazar, zaman zaman romancılık yönünü unutarak yada bunu yana iterek, bir edebiyat tarihçesi, bir eleştirmen gibi davranmakta, o yıllarda yenilikçi Servet-i Fünun Edebiyatı’nın karşıtı olan tutuculara karşı, kendi topluluklarının şiir ve roman anlayışının bir tür savunmasını yapmaktadır. Bu hal kimi zaman bilimsel bir edebiyat dersi niteliğinde, kimi zamanda Ahmet Cemil’le romanın olumsuz kahramanlarından Raci arasındaki tartışmalarda kendisini göstermektedir.
Alıntı ile Cevapla
  #14 (permalink)  
Alt 07-23-2007
Usta Üye
Standart

Tağrık BUĞRA "Küçük Ağa"

ROMANIN TAHLİLİ
Küçük Ağa, Tarık Buğra’nın en önemli romanıdır. İlk baskısını 1963 yılında yapan roman o tarihten sonra pek çok basılmıştır. Roman Türk romanında önemli bir yere sahip olan milli mücadele romanları sınıfına girer. Fakat romanı benzerlikten ayıran özelliği Fethi Naci’nin de belirttiği gibi yazarın milli mücadeleyi anlatırken roman yazdığını unutmaması ve roman sanatının gereklerini yerine getirmesidir. Roman yazdığı önsözdeki şu ifadelerden yazarın kendisinde bu tehlikenin farkında olduğunu anlıyoruz. “Fakat hayır ben destan yazmak niyetinde değildim. Bunun tam aksine bir roman, romanlardan bir roman yazmaya çalışacaktım. Yazar bu niyetine sadık kalarak vermek istediği mesajdan çok roman sanatının yerine getirmiş, olayların ve kişilerin karikatürize etmeden anlatmasını bilmiştir.

ÖZET
Küçük Ağa Milli Mücadele’nin yaşandığı yıllarda başta Akşehir olmak üzere Orta Anadolu’da Milli Mücadelenin örgütlenmesini konu alır. Roman birinci Kitap ve ikinci kitap olmak üzere iki ana bölümden oluşur. Birinci kitap ilk 453 sayfayı teşkil eder. Bu bölümde milli mücadelenin Akşehir’deki örgütlenme sürecini anlatır. Hemen hemen ilk 150 sayfanın baş kişisi Çolak Salihtir. Salih birinci dünya savaşında Arabistan cephesinde savaşmış ve sağ kolunu kaybetmiş ve yüzünde önemli yara izi kalmış olan bir savaş mağdurudur. Bu ilk bölümler Salih’in mağduriyetinin ikinci planı sorgulama ve bilinçlenme süreci olarak anlatılır. Ardından Salih ikinci plana düşer ve Osmanlı yanlısı olan İstanbullu hoca ile Kuvay-ı milliyeci Hoca ve kuvay-ı Milliye’nin arasında bir mücadele başlar aynı zaman kuvay-ı Milliye’nin örgütlenmesi ve güçlenmesi de devam etmektedir. Bir taraftan bu çekişme anlatılırken diğer yandan da Kuvay-ı Milliye’nin örgütlenmesi anlatılır. İstanbullu hoca gerek dini kimliği sağları ahlakıyla halk üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir. Kuvay-ı milliye aleyhine yaptığı teklimler direnişin gücünü kırmaktadır. Kuvay-ı milliyecileri uzlaşma arayışlarını da ısrarla reddetmesi sonucunda hocayı öldürme kararı alırlar. İstanbullu hoca bunun haberini alır aynı zamanda birde çocuğu doğmak üzeredir. Başlangıçta öyle bir niyeti yoktur ama ailesini de düşünerek kaçmak zorunda kalır. Fakat niyeti yoktur ama ailesi de düşünülerek kaçmak zorunda kalır. Fakat ilginç bir şekilde bu kaçış onun Kuvay-ı milliyeye katılmasını da sağlayacaktır. Kaçtıktan sonra tanınmamak için sakalını keser ve adını gizler Küçük Ağa olarak anılacaktır. Küçük ağa olduktan sonra İstanbullu hoca için yeni bir hayat başlamıştır o artık bir Kuvay-i milliye neferidir. Bir bakıma realiteyle yüzleşmesi onu bu hale getirmiştir. Bu aşamadan sonra Küçük Ağa Salih’in zorlamasıyla Kuvay-ı Milliye için çalışmak zorunda olduğunu hisseder. O mücadelesini ilk önce aklıyla yapar ve aklınca davrandığı için başarılı olur. Bir baskınla Kuvay-ı milliye için ayrıcalıklı bir grup bertaraf edilir. İkinci kitap gene bir bahar günü Akşehir’in tasviriyle başlar. Bu başlangıçta da baş kişi salihtir. Aradan 1 yıl geçmiş TBMM açılmıştır. Salih’in Akşehir’e dönüş nedeni Küçük Ağa’nın, karısı ve çocuğundan haber almak ve bunu ona iletmektir. Akşehir halkı ise İstanbullu Hoca’nın Küçük Ağa olduğundan haber yoktur. Salih dayanamayarak bunu Reis Bey Ali Emmi ve Küçük Hacı’ya açıklar. Herkes bundan mutlu olur. Fakat İstanbullu Hoca’nın öldüğüne kanaat getirilerek karısı emine çıkrıkçı Hasan adlı biriyle evlenmiştir. Fakat bu bir mecburiyetin sonucu olmuştur. Bu da trajik bir durumun başlangıcı olur. Diğer taraftan Diğer taraftan Küçük Ağa Tevfik ve tem kardeşlerin ayrılıkçı hareketlerine karşı planlar yapmaktadır. Etem Bey’in kontrol ettiği güçleri Kuvay-ı Milliye izlediği akıllıca taktik sayesinde Etem Bey’in hazırladığı isyan hareketini onlar ve bunu Ankara’ya ihbar eder. Hem bu sayede hem de Etem Bey’in emrimdekilerin Kütahya halkına eziyet etmek istemesi nedeniyle bu isyan kolayca bertaraf edilir. Ardından Küçük Ağa Ankara’ya gelir. Mehmet Akif’in bir konuşmasını dinler. TBMM’deki ihtilafa tanık olur. Ankara’da geçirdiği günlerde fazla olay yoktur. Küçük Ağa’nın ihtilafa yönelik düşünceleri bu bölümde önemli yer tutar. Daha sonra görev için tekrar Akşehir’e döner. Karısının başkasıyla evlendiğini öğrenir. Bunu metanetle karşılar. Oğlunu görür. Fakat karısı da birkaç gün içinde ölür. Bundan sonra Küçük Ağa kendisini davasına adayacaktır şahsi mutluluk denen şeyi görmeyecektir.

OLAY ÖRGÜSÜ
Küçük Ağa’nın olay örgüsü kronolojiktir. Yer yer iç analizler esnasında kişilerin geriye dönüşleri olsa da bunlar olay örgüsüne etki etmez. Sözün gelişi Salih’in Arabistan cephesinde yaşadıklarını hatırlaması sadece iç analize gidişini değiştirmez. Olay örgüsünde bazı geleneksel unsurları da görüyoruz. Romanın yağmurlu bir bahar gününde başlaması iyi gelişmelerin habercisidir. Bahar ve yağmur edebiyatta iyi günleri müjdeleyen bir simge olarak hep kullanıla gelmiştir. Aynı şekilde diğer mevsimlerde sembolik değerleriyle romanda kullanılmıştır.

ANLATICI VE BAKIŞ AÇISI
Anlatıcı 3. sahıştır ve Tanrısal bakış açısıyla anlatılmıştır. Yazar distans ilkesine devamlı bağlı kalmıştır. Fakat dile getirmek istediği bir düşünce olunca onu karakterlerin iç analizi aracılığıyla dile getirir. Tabii bu karakterler romandaki Küçük Ağa Doktor Haydar, Reis Bey gibi olumlu ve nispeten bilgili karakterlerdir. Tabii karakterlerinin düşünceleri olduğu söylemek doğru olmayabilir. Fakat Tarık Buğra’nın dünya görüşünü bildiğimiz için buraların onun düşüncesi olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin İstanbullu Hoca’nın Kuvay-ı Milliye hakkındaki düşünceleri :
“Ancak iyi iddia iyi niyet bir kuvay-ı Milliye de değildi. Daha birçok cemiyetin kurulmuş, ele başıları çıkmıştır. Bunların hepside vatanı milleti bahis ediyorlardı. Hatta yalnız bundan bahsediyorlardı da, bir türlü bir araya gelemiyorlardı.”
Bu satırlarda yazar kitabın temalarından olan ihtilaf birlik teması Hoca’nın bakış açısından yorumlar getirir. Fakat bunlar Hoca’nın geçtiği için düşten ilkesi ihlal edilmiş olmaz.

KİŞİLER VE KİŞİLEŞTİRME
Romanda en fazla öne çıkan karakterler Küçük Ağa ve Salihtir. Bu iki karakter roman boyunca bir gelişme ve değişme süreci yaşar bu nedenle yuvarlak karakterlerdir. Diğer karakterlerin ise düz karakterlerin olduğu söylenebilir. Kişilerin önemli özelliklerinden biri hemen hepsinin bir toplumsal kesimin yada görüşün temsilcisi olmalıdır. Salih sunuş mağduru sırasında Türk İnsanının, (başlangıçta) İstanbullu Hoca Payı tahtın ve Osmanlılığın, Doktor Haydar Kuvay-ı Milliye’nin temsilcidir.

KÜÇÜK AĞA
Romanda 70. sayfada girer. İstanbullu Hoca olarak 22 yaşında olduğu romanın sonlarına doğru öğreniriz. Pay tahtın ve Osmanlı’nın temsilcisidir. Padişaha ve Osmanlı değerlerine gönülden bağlıdır. Dindar, bilgili, akıllı, ahlaken mükemmel bir insandır. Başlangıçta hoca sıfatıyla yaptığı telkinlerle haklın Kuvay-i Milliye’ye karşı şartlandırır. Fakat bunun nedeni 600 yıllık Osmanlı mirasına olan bağlılığı ve inancıdır. Kuvay-i Milliye ile olan mücadelesi Doktor Haydarla girdiği diyaloglarla somutlaşır. Başlangıçta Kuvay-i Milliye’nin güçlenmesi ve onlara iyi niyetini faik etmesi onu Kuvay-i Milliye’ye yakınlaştırır. Akşehir’e gelince evlenir ve karısı hamile kalır. Kuvayi Milliye’nin kendisini tehdit etmesiyle ailesi ve görevi arasında ikileme düşmüş bundan sonra ismini ve görünüşünü de değiştirmiştir. Küçük Ağa ismini almasında Türk destanlarında ki ad verme motifini görürüz. İsmiyle birlikte hayatı da değişmiştir. Bundan böyle Kuvayi Milliyenin ve Ankara’nın bir neferi olacaktır. Küçük Ağa’nın önceki hayatı Veli tipini ikinci hayatı Gazi tipini çağrıştırır. Bu Salih’nde bilincine yansır.
“Salihçik Küçük Ağa’da hem kahramanını, hem de şeyhini bulmuş gibiydi.” S. 484
Bu Türk geleneklerindeki alperen tipine uygun düşmektedir.
Küçük Ağa’nın idealize edilmiş bir karakter olduğunu belirtmek gerekir. Fakat buna rağmen cansız sabit, düz bir karakter değildir. Beşir Ayvazoğlu roman hakkında resmi tarih tezine aykırı bir şekilde Milli mücadeleye yaklaştığını belirtir. Osmanlının 600 yıllık değerlerini benimserken Küçük Ağa olduktan sonra da bu değerleri reddetmeden bir yeniden doğuşu aramaktadır. Çünkü riyet’ten sonraki tarih tezlerinde Osmanlı’nın reddedildiğini biliyoruz.
Küçük Ağa için din, din devlet ve vatan kavramları her türlü şahsi menfaatlerin üzerindedir. Kişisel ihtiraslar uğruna milletin birliğini, bozulmasına şiddetle karşıdır. İstanbullu Hoca olarak bilindiği dönemde Kuvay-i milliye’ye karşı duruşunun öenmli bir nedeni de bu hareketin ülkenin birliğini bozduğuna inanmasıydı. Yoksa kuvayi milliyecilerin iyi niyetli olduklarına oda inanmıyor.
Birlik ve düzen onun için çok önemlidir. Bu birliğin sağlanması için Akşehir’de Osmanlı adına İstanbullu Hoca olarak Kuvay-i Milliye’ye karşı mücadele etti. Kuvay-i Milliye’ye onu bir bakıma şartların sürüklediği bir durumdu. Fakat daha sonra kendiside Kuvay-i Milliye’ye inanmaya başlamıştır. Kütahya’da Kuvay-i Milliye adına birliğin sağlanması için Çerkes Etem ve Tevfik Beylere karşı mücadele eder. Kuvay-i Milliye’ye ilişkin kanaatlerin değiştiğini şu ifadelerden anlayabiliriz :
“Küçük Ağa Akşehir’den ayrıldıktan sonra çok şey işitmiş, görmüş ve öğrenmişti. Artık o büyük yenilikten önceki bilgi ve inanışlarına göre düşünmüyordu. Uyanık kafası yeni şartların getirdiği ölçüleri hiç değilse sezebiliyor ve her zaman olduğu gibi, hatta daha da kuvvetle, “önce düzen” diyordu. S. 574 – 575
Düzenin gerekliliğine inanışı Küçük Ağa’yı Kuvay-i Milliye’ye yaklaştırdı. Çünkü Kuvay-i Milliye’den alternatif yoktu.
Küçük Ağa ülkeye gönül vermiş iyi nitelikli kişilerin iktidar ya da gurur adına birliği birliği feda etmemeli en büyük üzüntü kaynağıdır. Romanın sonlarında Ankara’ya gelir. TBMM’de yaşanan ihtilafı görür. Mehmet Akif’in ağzından bu ihtilafı dile getiren sözleri işitir. Bir gece yatağından hiç uyumadan düşünür. Şu ifadelerden onun duyduğu üzüntüyü anlarız :
“Vatanın bahtı adına onlar Mustafa Kemal’e Mustafa Kemal’de onlara muhtaçtır. Ama Küçük Ağa bunca düşündükten sonra artık iyice biliyordu, kopacaklardı birbirlerinden üstelik. Can yoldaşı iken can düşmanı olarak!...
İdealize edilmiş bir karakter olması ve yazarın düşüncelerini dile getirmesi için bir araç olarak kullanılması nedeniyle Küçük Ağa’nın psikolojik yönünün fazla işlendiği söylenemez. Sadece ailesi için yaşadığı endişe ve korkuyla psikolojisini görürüz. Yazar düşüncelerini bu karakter aracılığıyla dile getirmeyi başarmıştır. Ama bu da karakteri yalınkatlaştırmıştır.

ÇOLAK SALİH
Romanda Küçük Ağa’dan sonraki en önemli karakteridir. Salih’in iki yönden önemli olduğunu belirtmek gerek.

1. Savaş mağduru sıradan Türk insanı bir numunesi
2. Küçük Ağa ve Kuvay-i Milliye arasında bir nevi arabulucu olması

Bizce Salih romanın en önemli olmasa da en iyi işlenmiş karakteridir. 22 yaşındadır. 1919 baharında Arabistan cephesinden dönmüştür. Sağ kolunu kaybetmiş yüzü tanınmaz hale gelmiştir. Başlangıçta büyük bir insan içindedir. Niçin savaştığını neden bu duruma düştüğünü kendisi de bilmemektedir. Onun bu sözleri bu durumunu açıklar niteliktedir.

- “Ne bileyim ben?.. –“omuzlarını silkmişti” seferberlik dediler. Sancak-ı Şerif açıldı dediler, hadi askere dediler, bizde gittik. Padişahım çok yaşa diye bağırdık”.. s.48
-
Yazara göre Salih’in isyanının nedeni mağduriyetinin nedeni bilmemesinden kızgınlığını yöneltecek doğru hedefi bulmamasındandır. Salih bilinçlenme süresi bir bakıma öfkesini yönelteceğini doğru hedefi bulmasıyla gerçekleşecektir.
“Niko aşağı indi. Salih’in gözlerinden bir iki damla pıt pıt diye iki damla yaş düştü. Bunlar delirmiş bir kızgınlığın ama kelepçelenmiş deli bir kızgınlığın yaşları idi. Ne var ki, Salih bu kızgınlığın neye veya kime karşı olduğunu bilemiyordu. Bilemediği müddetçe de ipsizin, haytanın, kopuğun biri olacaktı. İşte bunu pek iyi biliyordu” s.43
- Salih Akşehir’e dönünce çocukluk arkadaşı olan rum niko ile yakınlık kurar. Niko da ona yakın davranır. Aynı zamanda mağduriyetinin verdiği isyanlar kendisini bir hayata sürükler. Bu nedenlerden Akşehir’in Müslüman Türk ahalisi tarafından dışlanır. Fakat Salih’in de kendine göre haklı nedenleri vardır. Kolunu kaybetmesi, yüzünün tanınmaz hale gelmesi, cephede çektiği sıkıntılar, hayallerini , ideallerini artık tamamen ertelemek zorunda kalması onun için taşınması çok ağır yüklerdir fakat çevresi bunu anlamamaktadır. Özellikle bölgenin önce gelenlerinden yetmiş yaşındaki Ali Emmi’nin şu sözlerinde Toplumun Salih’e tepkisi somutlanır.
- Utan len hafızın oğlu utan. Koca Memalik-i Osmaniye senden beter oldu, bin beter oldu. Kıçı kırık İtalyan askeri gelmiş ta Akşehir’e dayanmış da Hafız’ın oğlu kolundan budundan konuşur. Haram olsun o gaza sana diyecem emme dilim varmaz utan, utan.

Salih’in bilinçlenme süresinde Ali emmi ve arkadaşlık ettiği Rumların davranışları katalizör rolü oynar. Salih Rumlarla yakınlık kursa da üçten içe onların tavırlarının değiştiğini farkındadır ve bunu dile getirmese de yadırgar :
“… Herkeste (Rumlarda R.Ç) bir efe hal vardır. Pervasız neşeli bakışlar… Geniş ve rahat, yumuşak jestler… kesilmeyeceğinden emin sesler.
Salih bütün bunları unutup çoktan gitmişti ve bir an için böyle sahnenin olmaması gerektiğini düşünür gibi oldu Fakat bu bir esintiden ibarettir.” S. 60
Böyle bir esintiyi yaşamış olması bile Salih’in yaşayacağı değişime ilişkin bir ipucu, verir.
Niko’nun Salih’e yakın davranmasının nedeni ona ait bir bahçeyi satın almak istemesidir. Ama Salih bunu da anlamıştır. Bahçeyi ona satar ve kendine bir kahve açar kimse rağbet etmez. Bu da çok dışlanmasına neden olur. Dışlandıkça Salih kendini daha çok içkiye verir. Tabii sorumluluktan kaçmasının verdiği suçluluk duygusunu Salih hisseder içkiye yönelmesinin nedenlerinden biride bu suçluluk duygusunu bastırma arzusudur.
Salih Niko’nun kahvesine getirdiği bir gece vakti Niko ve diğer Rumların planlarını müzakere etmekte olduklarını görür ve şaşkınlık içinde kalır. Fakat Rumlar içinde Kirye Vasili adından biri onlara karşı çıkar ve oradan kovulur. Çıkarken Salih’i görür.
“Pis…” dedikten sonra bahçeye çıkıp hızla yürüdü Salih hareketin bu kadar canlı ifadesini Ali emmide filan görmemiştik. Gönlü perişan oldu. Kafasının işlemesine zaten imkan yoktu. S.109
Bilmeden de olsa Rumların planlarına alet olmasının bir Rum tarafından kendisinin bu şekilde hatırlanması Salih’in bilinçlenme süresinde en önemli aşamadır.
Daha sonra Salih İstanbullu Hoca’nın vereceği vaazı dinlemek için Cuma namazına gider. Namaz sonrasında Hoca ve Doktor Haydar arasında geçen diyaloga tanık olur. Salih’in Kuvay-i Milliye’ye yaklaşmasının nedeni onların da kendi gibi dışlanmış kişiler olması olabilir. Doktor Haydar Beyle yaptığı konuşmalar onun Kuvay-i Milliye’ye girmesini sağlar ve sol koluyla gizli gizli atış talimleri yapmaya başlar. Salih Rumlarla yakın olduğu zamanlarda içkici ve sorumsuzdur. Onlardan ayrılıp kendi toplumuna yaklaştığı zaman içkiyi bırakır ve ülkesi için sorumluluk üstlenir.
Kuvay-i Milliye tarafından İstanbullu Hoca’yı bulmak için gönderildiğinde Salih onu fazla tanımaz. Küçük Ağa olarak bulup tanıyınca onu korumak ister. Fakat onun sorumluluk üstlenmesinde telkinleriyle vesile olur :
“Öyle işte : Ya onu, ya öteki seçmeliydi. Sırf canını korumak için yaşayarak dünyayı bu vahşi endişeden ibaret sayacak adam mıydı? İstanbullu Hoca?”. S.400
İstanbullu Hoca Aktif bir mücadele adamı olmazsa Salih ondan kendisini öldürmesini istemiştir.
Bizce Salih karakterinin sorumlu tarafı bilinçlenmesi için kızgınlığının yönelmesi gereken hedefi bilmesi gerekmesidir. Oysa gerçek bir bilinç bir karşıta tepkiden çok kendine ait söylenecek sözlerin bulunmasıyla oluşmasıdır.

DOKTOR HAYDAR
Akşehir de Kuvay-i Milliye’yi örgütleyen kişilerdendir. Tahsilli aydın bir kişidir. İstanbullu Hoca ile mücadeleye girmek zorunda kalır. Padişah’a değil ama İstanbul Hükümetine girmek zorunda kalır. Padişah’a değil ama İstanbul hükümetine karşıdır. Kuvay-i Milliyenin alternatifi olmadığına inanır. Şartların gerektirdiği şekilde hareket edilmesi gerektiğini bilen bir kişidir. İstanbullu Hoca ile mücadele etse de onun iyi niyetini ve değerini teslim eder. Kuvay-i Milliye’nin onu öldürmesi kararı alması onun içinde çok trajik bir durum olmuştur. Daha sonra Ankara’da İstanbullu hoca ile Küçük Ağa olarak karşılaşır ve onu tanır. Duyduğu hayranlığı da dile getirir. Daha çok eylemci kimliğiyle önce çıkar.

ALİ EMMİ
Aşkehir’in önce gelen ihtiyarlarındandır. İki oğlunu da savaşta kaybetmiştir. Kuvay-i Milliye’nin başından beri destekler. Salih’e yönelik tepkim temsilcisidir, onun bilinçlenmesinde önemli rol oynar. Liderlik vasıflarına sahip karizmatik bir kişidir. Nüktedandır. Akşehir haklı üzerinde büyük tesiri vardır.

REİS BEY
Akşehir de hakimlik yapan bilge bir kişidir. Kuvay-i Milliye’nin Akşehir de önde gelenlerindendir. Daha çok bilgeliği ile ön plana çıkar. Düz bir karakterdir. Herhangi bir değişim yaşamaz. Ermenilere ve Rumlara karşı öfkelidir. Onların büyük devletlerin oyununa geldiğini düşünür. Fakat onlar içinde iyi insanların bulunması onu tereddüte sürükler.

ÇAKIRSARAYLI
Milli mücadele yıllarında savaştan istifade ederek halkın malını mülkünü yağmalayan hatta namusuna saldıran eşkıyalardan biridir. Hiçbir ahlaki endişe taşımaz. Fakat emrindeki adamlardan bir kısmı Reis Bey’in tel kimleriyle Kuvay-i Milliye’ye katılmışlardır.

NİKO
Salih’in çocukluk arkadaşıdır, terzidir. Akşehir’e döndüğünden ona yakınlık gösterir. Salih’e gösterdiği yakınlığın nedeni onun bahçesini satın almak istemesidir. Fakat yıllarca birlikte yaşadığı Türk halkına ihanet ederek Pantus Rum devleti kurma çalışmalarına katılır. Sinsi, içten pazarlıklı bir kişi olarak görülür. İlk bölümlerden sonra neredeyse hiç görünmez.

ÇERKES ETEM BEY
Romanın sonralarına doğru görülür. Bildiğimiz gibi gerçek bir kişidir. Başlangıçta milli mücadele için savaşmış ve büyük yararlar sağlamıştır. Fakat daha sonra kişisel iktidar hırsı yüzünden Ankara ile bağlarını kopararak isyan etmiştir. Etem Bey hizmetlerini takdir edilmediği düşüncesindedir. Kişisel ihtiras uğruna insanları ve ideallerini harcamaktan çekinmeyen bir kişidir.

ZAMAN
Romanda geçen zaman Milli Mücadele yıllarıdır.
1919 yılının baharında başlar. Bildiğimiz gibi 19 Mayıs’ta Mustafa Kemal Samsun’a giderek Milli mücadeleyi başlatacaktır. Birinci kitap bu tarihten sonraki bir yıllık süreyi kapsar. İkinci kitap ise bundan bir yıl sonrasıyla gene Salih’in Akşehir’e gelişiyle başlar. Bu da TBMM açılışına denk gelir.
Romanda zaman iki şekilde tezahür eder.

Bütün ülkede yaşamakta olan zaman seyrek de olsa hatırlanır.
Buna paralel olarak Akşehir’de yaşanmakta olan zaman
Romanda zaman karakterle üzerinde de etkilidir. Gündüzler hareketli ve diyaloglarla geçerken geceleri kişiler içe kapanır. Ve iç analiz’e yer verir.
Zaman kronolojik biz zamandır. Geriye dönüş yok denecek kadar azdır.

MEKAN
Roman Akşehir, Kütahya ve Ankara’da geçer. Yazar mekanı atmosfer yaratmak amacıyla ustaca kullanır. Örneğin, Salih evine döndüğü zaman evin tasviri :
“Taşlık hatırladığında daha serin çok daha loştu. Karşıdaki bahçe kapısı aralıktı ve bu aralıkta tavuk kümesi görünüyordu. Çil horoz, paçalı horoz, Raziye adını taktığı kar beyaz, tombul ve takkeli tavuk , sonra başkaları onlar, elbette çoktan gitmişlerdi, ama torunları da yoktu : Kümesi bomboştu, bırakılmış evleri andırıyordu.” S.20
En önemli mekanlardan biri Kahvehanedir. Burası halkın toplanıp olaylar hakkında kendilerine görüş alış-verişlerinde bulundukları yerdir.
Mekan doğrudan ilgisi olamasa da Tarık Buğra’nın ateşi de atmosfer yaratmak ya da karakterleri ruh haline yansıtmak amacıyla kullanıldığını söyleyebiliriz. Örnek olarak;
“Mırıldana mırıldana içiyordu. Büyücek kahvecinin masaya diktiği mumun oynak ve canlı hale getirdiği loşluğunda tam bir mağara adamı gibiydi. Ruhuyla da bedeni ile de öyle. S. 101
Lüks lambası ya da şöminesi ateşi gibi nesneler bu şekilde çok defa kullanılmıştır. Ateş bir leitmotivdir.

TEMALAR
Küçük Ağa Milli Mücadele’yi konu alan bir romandır. Fakat milli mücadelenin sadece Türk tarafını konu alır. Ermeniler ve Rumlar zaman zaman geçse de asıl konu Türk halkıdır ve onun düşmana karşı verdiği mücadeleden çok kendi içindeki meseleleri sorun eder.

BİRLİK & AYRILIK
Romanın sonuna kadar en önemli tema hiç kuşkusuz birliktir. Küçük Ağa gerek İstanbullu Hoca iken gerekse Küçük Ağa olduğunda devamlı birliğin sözcüsü olmuştur. Romanda birlik birey düzeyinde Salih’te tecessüm eder. Sıradan bir vatandaş olan Salih’in kişisel hikayesi onun kendisinin milletin bir ferdi ve hizmetçisi olmasıyla sonuçlanır. Salih birde durak ülkesinin birliğine katkıda bulunan insanı temsil eder.
Daha sonra birlik teması İstanbullu Hoca ve Kuvay-i Milliye’ye arasındaki mücadele tezahür eder. İstanbullu Hoca’nın Kuvay-i Milliye’ye karşı oluşunun en önemli nedeni Kuvay-i Milliye’yi kötü niyetli görmesi değil onların iktidar peşinde koşan ve bu nedense ülkenin birliğine zarar veren kişiler olarak görmesindedir. Daha sonra Çerkeş Etem ve Ankara hükümeti arasındaki mücadele gene kişisel iktidar hırsı yüzünden birliğin bozulduğunu görürüz. Romanın sonlarında Küçük Ağa bu defa TBMM’deki bölümlerine tanık olur. Gene insanlar halkı ya da haksız nedenlerle birliğe zarar verirler.
Birliğin sağlanmasının önündeki en önemli engel insanların kişisel ihtiraslarına yenik düşmeleridir. Çerkes Etem romanda bunun en önemli örneğidir.
ŞAHSİ MUTLULUK & MİLLİ SORUMLULUK
Şahsi Mutluluk ve Milli Sorumluluk arasındaki çatışma romanın başında sonuna kadar gözlemlenebilir. Küçük Ağa ülkesine uğruna ailesinden ve rahat hayatından vazgeçmek zorunda kalır. Sulih zaten bütün ideallerin unutmak zorunda kalmıştır. Romanda idealize edilen de vatan, millet uğruna, fedakarlık yapmaktadır. Küçük Ağa bunun en üst noktasını temsil eder.Reis Bey de Kuvayı Milliye’nin katıldığı için işini kaybeder. Ama kişisel mutluluklar da herkesin hayalidir. Şu diyalog buna örnektir.
- Daldın Reis Bey?...
- Küçük Hacı bir baba yakınlığı ile soruyordu.
- Ne düşünün?..
- Gülümsedi
- Şu iş hayırlısı ile bir bitse de cübbemi yeniden giysem diye düşünüyorum Hacı Bey.

İşin başında bile sayılmayacaklarını pek iyi biliyordu. Gözlerinin önünde bir an için “Doktor Haydar” tabelası beliren doktor da çocuk gibi güldü. S.296

DİN
Din romanda çok önemli bir temadır. Bu nedenle Küçük Ağa’nın bazı kesimler tarafından eleştirilmesine neden olmuştur. Tarık Buğra bu konuda kendini savunurken o dönemde din, devlet vatan gibi kavramlar birlikte düşünüyordu demiştir. Bu gerçekten de yerinde bir tespittir. Çünkü o dönemde milliyetçilik ancak aydınlar arasında tartışılmaya başlanmıştı. Dolayısıyla haklı mücadeleye sevk eden en önemli Saiklerden biri din olacaktır. İslam kaynaklı cihat ve gaza ideolojisinin Türk toplumunda ne kadar yaygın olduğu da bilinen bir şey.
Romanda din konusu da Küçük Ağa’nın şahsında tez ahir eder. O en başta bir din adamıdır. Bunu yalnızca görev olarak yapmaz, dininin değerlerine samimiyetiyle benimsemiştir.
Romandaki diğer karakterler de Milli Mücadeleye dini kavramlarla yaklaşırlar. Halkı motive etmek için dini terimleri referans olarak kullanırlar.

OSMANLI
Küçük Ağa’da Osmanlı reddedilemez tam aksine 600 yıllık bir miras olarak benimsenir. İstanbullu Hoca Osmanlı ya ve onun değerlerine yürekten bağlıdır. Kuvayi Milliyecilerde Osmanlı kimliğini reddedemezler. Roman 1920 yılında bittiği için Osmanlıya ilişkin nihai bir yorum yapılmamıştır. Küçük Ağa’nın bazı kesimler tarafından hedef bir kişi olmasıdır. Yazarın önsözdeki şu ifadeleri bu konuda fikir verir.
“Kurtuluş ümidi, 6 asırlık yaşama geleneğinin karşısında idi. Hiçbir milletin tarihi bu kadar trajik bir gelişme göstermemiştir. Bu çelişme de doğru yolu seçmek bir fazilet işi olmaktan çıkıyor, herkesten beklenmeyecek bir görüş üstünlüğü gerekiyordu. Buna karşılık yanılanları suçlandırmaksızın, zira menekşe, rengi mor olduğu için ne kadar suçlu ise, bu insanlarda yanılmaları yüzünden ancak o kadar suçlu idiler”.
Buradan yazarın Osmanlı’ya Milli mücadele yıllarının bakışıyla yaklaştığını ve romanda o şekilde istediğini çıkarabiliriz.
Yarın Osmanlı ve cumhuriyet dönemlerini uzlaştırma arzusu taşıdığını da söyleyebiliriz.

SAVAŞ
Yazarın savaşa yaklaşımını bize göre oldukça yüzeysel. Savaşı iyinin kötünün mücadelesine indirgiyor. Ermenileri ve Rumları büyük devletler tarafından kandırılmış ve Osmanlıya ihanet etmiş kişiler olarak görüyor. Bundan haklılık payı olsa bile mesafeyi tek başına açıklamaya yetmez. O dönemde milliyetçiliğin her yerde olduğu gibi Türkiye’deki azınlıklar üzerindeki etkiliği olduğu anları ulus – devlet idealine sürüklediği bilinen bir şey ama yazar bu konuya hiç değinmiyor.

ERMENİLER VE RUMLAR
Romanın Ermeniler ve Rumlara yaklaşımı Türkiye’deki tipik yaklaşım Ermeniler ve Rumlar kandırılmış ve ihanet etmişlerdir. Fakat gene de yazarın onları yekpure bir bütün olarak görmediğin onlar içinde de iyilerin bulunabileceğine inandığını söyleyebiliriz. Rumlar içindeki Kirye Vasili, Ermeni Doktor Minas iyilere örnektir.
Fakat genelde bunlara yaklaşımını olumsuz olduğunu belirtmek gerekir. Reis Bey’in düşünceleri olan şu satırlar dikkat çekici :

- Reis Bey içinden geçirdi
- Biz öyle sanırmışız

Bu aldanışta zehirden acı bir tad vardır. Tanelerdeki sarsıntısı birlikte akrep akrepliğin – Agoplar Agopluklarını, Yorgolar Yorgoluklarını bulmuştu”. S.498
Yani Rumlar ve Ermeniler potansiyel olarak ihanet duygusunu taşıyorlardı demek istiyor. Devanım da
“Hiç olmazsa aralarında Doktor Minas’lar Manifaturacı Eftimler çıkmasaydı!
Reis Bey :
- Öylesi çok daha kolay olurdu diye düşündü. Çünkü öylesi çok daha kolay olacaktı. Çünkü o zaman içinden çıkmak “Rum” deyip, “Ermeni” deyip çıkıvermek mümkündü ve bu imkan bir hak” olurdu.” S.498

Bu ifadelerden Rumlara ve Ermenilere duyulan öfkeyi çıkarabiliriz.

EKONOMİK SIKINTILAR
Savaş sebebiyle ülkede yokluk hüküm sürmektedir. Örneğin; kahvehanede kahve yoktur. Ihlamur’dan başka bir şey içilmez Ancak zenginlerin evlerinde kahve vb. şeyler bulunabilir.

ANLATIM TEKNİKLERİ

Diyalog
Romanda en fazla yer bulan, anlatım tekniği diyalogdur. Özellikle ilk kitapta diyalog yoğun olarak yer alırken ikinci kitap da iç analiz tekniği ön plana geçer. İlk kitap olay ağırlıklı iken ikinci kitapta duygu ve düşünce yoğundur.


İç Analiz
Çok yoğun olarak kullanılan bir tekniktir. Özellikle karakterler yalnız kaldıklarında bir konu üzerinde düşündüklerinde kullanılır. İç analiz yoluyla yazarın düşüncelerini ve ideolojisini de öğreniriz. Çünkü yazar distans ilkesinin reddetmemek için pek çok düşüncesini karakterleri aracılığıyla dile getirir.

Leitmotiv
Ateş Ihlamur, tütün en çok kullanılan leitmotivlerdir. Ateş atmosfer yaratma amacıyla kullanılır. Sigara ya da tütün kişilerin ruh durumlarına ilişkin imaj oluşturmak için kullanılır. Ihlamur ise kahve olmadığı için ikram edilir sürekli olarak yokluğu hatırlatır.

DİL VE ÜSLUP
Eserin dili anlatıcı ya da okumuş karakterle konuştuğu zaman standart Türkçedir. İstanbullu Hoca, Reis Bey, Doktor Haydar gibi karakterler standart Türkçe ile konuşulur. Akşehir’in yerli halkı konuştuğu zaman bölgenin şive özellikleri ile konuşur. Örneğin;
- …… Bir daha den mi ? s. 434
- Dert o değil doktor bey seneyi bilin… s. 90

Genelde kısa cümleler kullanılmıştır. Bu da romanın okunmasını kolaylaştırır. Buğra’nın sevdiği bir şey de bazı önemli yerleri tekrar ederek pekiştirme yapması.
- Öylesi çok daha kolay olurdu diye düşündü. Çünkü öylesi çok daha kolay olacaktı. S.498
- Bunun gibi pek çok cümleye rastlamak mümkün

TRAJEDİ
Küçük Ağa romanının yapısını oluşturan en temel öye bizce trajedidir. Bildiğimiz gibi trajedi iki durum arasında seçim yapma zorunluluğunu gerektirir. Trajedi öyesini Küçük Ağa’da çok yerde görürüz. En başta Küçük Ağa’da çok yerde görürüz. En başta Küçük Ağa ölüm ve kaçma arasında seçim yapmak zorunda kalmış ve kaçmayı seçmiştir. Küçük Ağa içinde öldürme kararını Kuvayi Milliyeci olan Doktor Haydar, Yüz başı Nazım, Yüzbaşı Hamdi için trajedidir. Çünkü onlarda vatan davasının zarar görmesi ve çok değerli bir hayatın kaybolması arasında seçim yapmak zorunda kalmışlardır. Halk da trajik bir durumla karşı karşıyadır. Osmanlı ya da Kuvayi Milliye arasıdan seçim yapmak zorunda kalmışlardır. Aynı şekilde hemen her karakter kişisel ikbal ve milli menfaat arasında seçim yapmak zorunda kalır. Küçük Ağa Reis Bey, Doktor Haydar gibiler Milli menfaatten yana tavır alırken çakır saraylı ve Çerkes Etem şahsi menfaatlerinin yanında yer almışlardır.

SONUÇ
Yazarın Peyami Safa’nın dediği gibi epope olmaya çok elverişli bir konuda iyi bir roman çıkarmayı başardığını söyleyebiliriz. Bu onu Milli Mücadele romanları içinde ayrıcalıklı kılar. Fakat romanın olumsuz yanları olmadığı da söylenemez.
En başta Küçük Ağa’nın idealize edilmiş bir karakter olması onu bir destan karakteri haline getiriyor. Bu yazarın düşüncesinden kaynaklanır. Kendini dizginlemeyerek zaman zaman düşüncesinin esiri olmuştur. Küçük Ağa’nın neredeyse hiçbir insani zaafını göremeyişimiz bunu yeterince kanıtlar. Romanın bir başka zaafı da romanın bazı yerlerinde bazı karakterlerin ön planda olup diğerlerinin neredeyse hiç görünmeyişi. Örneğin Küçük Ağa romanda ancak 70. sayfada girer. O bölüme kadar hatta daha sonrasında romanın baş kişisi Salih’tir. Daha sonra Salih birden geri plana düşer ve sayfalarca hiç görünmediği olur. Göründüğü zamanda önemsiz bir şekilde görünür. Bu durum romanın organik bütünlüğüne zarar vermiştir.
Romanın bir tezli roman olduğunu da söylemek gerekir. Zaten kusurlarının da en önemli nedeni budur. Resmi Tezden farklı bir şekilde Milli Mücadeleye yaklaşmış olması romanın bir başka özelliğidir.
Alıntı ile Cevapla
  #15 (permalink)  
Alt 07-23-2007
Usta Üye
Standart

Kemal TAHİR "Devlet Ana"

Kemal Tahir’in “Devlet Ana” adlı romanı altı bölümden meydana gelmektedir. Bu altı bölüm, büyük harflerle yazılarak kaçıncı bölüm olduğunun belirtilmesi yanında ayrıca yine büyük harflerle her bölümün konusunu içeren başlıklarla verilmiştir.

Romanın altıncı ve son bölümü “ Kerimcan’ ın Yolu” başlığı altında verilmiştir. Yine bu son kısımda roman rakamları ile birbirilerinden ayrı üç kısım bulunmaktadır. Roman toplam 610 sahifeden ibarettir.

Romanın ilk baskısı 1967 yılında Bilgi Yayınevi tarafından yapılmıştır. Romanın elimizdeki en son basım tarihi Ocak 1984’ tür.

Roman tek ciltten ibaret olup, ön kapak sade bir baskıya yer verirken arka kapakta kitabın özeti ve yazardan birkaç söz yer almaktadır.

Romanın Konusu:

Osmanlı imparatorluğunun aşiretliğideki yaşam tarzı, adaletleri gelenek ve görenekleri konu edilerek nasıl devlet olma mertebesine yükseldiğinin destansı bir ifade tarzı ile okuyucuya verilmesi söz konusudur.

Eserde Osmanlı imparatorluğunun aşiretlik devrine inilerek Söğüt’ teki yaşam tarzı dikkatlere sunulmuştur. Bu mekan içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselmesine sebep olan tarihi şahsiyetler dahil edilmiştir. Bu şahsiyetler içinde Osmanlı aşiretinin kurucusu Ertuğrul Gazi ile oğlu Osman Bey ve onun oğlu Orhan Bey mütelaa edilmektedir.

Vaka:


Notüs Gladyüs, burada geçici olarak konaklamaktadır. Bu hanı Mavro ablası Liya ile birlikte işlemektedir. Notüs Gladyüs’ ün Türkopol Uranha isminde arkadaşı vardır. Notüs Gladyüs, oldukça alçak ve karaktersiz bir kişidir. Karanlıktan yararlanarak Liya’nın odasına girer ve ona tecavüz etmeye kalkar ancak Liya’nın elindeki bıçağın zehirli olduğuni söylemesi üzerine bu emelini gerçekleştiremez. Diğer yandan Liya, Türk genci olan Demircan’a aşıktır.

Bir gün Liya ile Demircan’ı buluşma halinde yakalar ve acımadan Demircan’ı öldürür aynı zamanda Liya’ ya tecavüz eder. Yardımcı Türkopal Uranha’dır.

Bu olay Osmanlı aşiretinde Osman Bey’in oğlu Orhan ve Demircan’ın kardeşi Kerim tarafından görülür.

Kerim, olay karşısında şok geçirir inanamaz. Orhan Bey Kerim’i yatıştırır ve olaydan bütün söğüt haberdar edilir. Diğer yandan Demircan’ın annesi Bacıbey oğlunun ölümüne fazla bir tepki göstermez. Bu fuygunsuz durumda öldürülmesinin yiğitliğe yakışmadığı düşencesiyle tepkide bulunmamıştır. Ancak yüreği ağlunun kin acısıyla yanmaktadır.

Bu arada Orhan Bey ve Kerim de bu işin peşindedir. Demircan ölünce Bacıbey mollalık yapmakta olan oğlu Kerim’in artık bu işi bırakıp kılıç kuşunması gerektiğini belirtir.

Olaylar böyle gelişmekteyken Ertuğrul Gazi çok ağır bir şekilde hastalanır. Artık ölmek üzeredir. Oymağa yeni bir Bey gerekmektedir. Sonunda oymağın ileri gelenleri tarafından oylama yapılır ve osman Bey oymağın başına getirilir. Ancak bu iş için başka bir istekli kişi de Osman Beyin amcası Dündar alp’ tir. Dündar Alp beyliği ele geçirme pahasında da olsa Rum taraflarına büyük bir yakınlık göstermiş, osmanlılara karşı onlara arka olmuştur.

Diğer yandan ablası öldürülen Mavro hanı kapatmak zorunda kalır. Mavro’nun Türk’lere karşı senpatisi vardır. Mavro ablasının Demircan’la olan ilişkisini bilmektedir.

Bu olayda Nilüfer’e tekfurla evlenmesi için baskı yapılmış ve bir yere haps edilmiştir. Bu işte de Notüs Gladyüs ve Uranha’nın parmağı vardır. Demircanın öldürülmesi olayındada Notüs Gladyüs ve Uranha’nın parmağı olduğu anlaşımştır. Tekfurlara karşı savaş açılmış yapılan savaşta Dündar Alp karşı tarafı desteklemiştir. Ancak savaş onların yenilgileri ile bitmiştir.

Savaştan sonra Nilüfer ile Orhan Bey’in düğününe gelmiştir. Aynı şey Kerim ve Aslıhan içinde sözkonusudur. Roman bu olayların sonucunda neticelenir.

Özet:

Eser, Ertuğrul Beyin at bakıcısı Demircan’ın öldürülmesi olayı ile başlar. Olay, atla geziye çıkan Kerim ve Orhan Bey aracılığı ile görülür ve herkez bu olaydan heberdar edilir. Kerim, Demircan’ın kardeşidir. Gördüğü bu olay karşısında şok geçirir ancak aynı tepkiyi annesi Bacıbey’in göstermemesine şaşar. Bacıbey’in herhangi bir tepki göstermemesindeki sebep oğlu Demircan’ın vurulduğu anın hoş bir manzara orz etmeyişidir. Ama intikam ateşiyle yanıp tutuşmaktadır.

Daha sonra romanda ikinci derecedeki olay Ertuğrul’un ölümü ve Osman Bey’in oymağın beyliğini üstlenmesidir. Diğer yandan oğlu ölen Bacıbey Kerimin ağabeyisinin yerini alması için onu zorlaması sözkonusudur.

Bu amaçla Kerim kılıç derslerine başlar. Orhan Bey’le birlikte Kaptan Çavuş’tan kılıç dersi alırlar. Bu arada kaptan Çavuş’un güzel kızı Aslıhan ile Kerim’in arasında bir duygusal ilişki söz konusudur.


Öte yandan Osman Bey zamanının ulularından Şeyh Edebali’nin kızını alır ve Edebali’nin kızı olan Bala Hatun Osman Bey’in ikinci hanımıdır. Evlendikten sonra Osmanlı aşiretinin geleneklerine kolaylakla uyar. Diğer yandan Orhan Bey, Nilüfer Hatunla olan ilişkisini evlenmeye kadar vardırır. Ancak, roman Orhan Bey evlenmeden son bulur. Diğer yandan Kerim ile Aslıhan’ın ilişkisinin sonucunun evlilikle sonuçlanması eser bitmeden okuyucuya sezdirilmiştir.

Zaman:

Eser konusundan da anlaşılacağı gibi tarihi bir eserdir. Eserin bu yönden geçmiş zamanlardaki olayı mevzu olarak seçtiği çıkarılmaktıdır. Roman, Osmanlı imparatorluğunun aşiretliğindeki zamanı konu olarak ele alır.

Yani imparatorluğun kuruluş yılları olan 1299 tarihi devir sözkonusudur.

Osman Beyin Bala Hatun’la ilişkisi hakkında da zaman açısından geriye dönülmüştür.

Mekan:

Eserde mekan önce Notüs Gladyüs ve Uranha’nın kaldığı bir rum hanıdır. Eserde, şahıslar yer değistirince normal olarak mekan da değişiklik arz etmektedirler.

Eserde Rum’lara ait mekanın dışında Türklerin ikamet ettiği mekan da vardır ki, oda Sögüt’tür. Osman Bey’in Şeyh Edebali’nin tekkesine gittiğinde normal olarak mekan buraya ait çizgileri ihtiva etmektedir.

Romanda mekan bakımından bir başka özellik Türklerin yaylalara olan göçlerinin mekanla birlikte verilmesidir.

Şahıs Kadrosu:

Osman Bey
Orhan Bey
Kerim
Bacıbey
Şeyh Edebali
Mavro
Kaptan Çavuş
Yunus Emre
Aslıhan
Notus Gladyüs
Uranha ve diğer figüranlar


NOT: Arkadaşlar, özetler alıntıdır. Çok uzun oldukları için ayrıntılı düzeltmeler yapacak vaktim olmadı. Yazım yanlışlarına dikkat!
Alıntı ile Cevapla

Powered by vBulletin® Version 3.6.12
Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.3.0 ©2009, Crawlability, Inc.
Güncel Forum, Güncel Net, Güncel Mekan, Net-indir.com | Bedava program, oyun, msn, resim indirme sitesi, BestForumTR.net, MsnTR.Org, Güncel Forum Sitesi
Gizlilik Bildirimi