Güncel Oyun Program Resim Msn Forumu
Sağlık & Yaşam icinde Gebelik Ve Gebelik Sorunları konusu , Dış Gebelik Uterus (Rahim ) dışında, tüpler veya karın içerisinde gebeliğin gelişmesidir. En sık olarak tüplerde yerleşir. Daha az sıklıkla yumurtalıklar, karın içi ve rahim ağzında görülebilir.Yaklaşık 100 gebenin 1 ...
|
|||||||
| Forum Kuralları | Bize Ulaşın | İletiler | Kayıt ol | Yardım | Ajanda | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
|
|
|
Dış Gebelik Uterus (Rahim ) dışında, tüpler veya karın içerisinde gebeliğin gelişmesidir. En sık olarak tüplerde yerleşir. Daha az sıklıkla yumurtalıklar, karın içi ve rahim ağzında görülebilir.Yaklaşık 100 gebenin 1 ila 5’i dış gebeliktir. Tüplerin hasar görmesi veya fonksiyonunu yapamadığı durumlarda dış gebelik görülme riski artar. Bu duruma yol açan sebeler : Daha önce geçirilmiş pelvik enfeksiyonlar, Spiral (Özellikle progesteron içerenler), ameliyatlara bağlı yapışıklıklar, daha önce dış gebelik ameliyatı, endometriozis. Tüplerde görülen dış gebelik olasılığını azaltmak için jinekolojik enfeksiyon gelişmemesi için önlem alınmalıdır ( Birden fazla partner, Prezervatif kullanmama gibi). Eğer enfeksiyon gelişirse erken teşhis ve tedavi edilmelidir. Kasık ağrısı, adet gecikmesi veya ağrılı, fazla ve uzun süreli adet kanaması, omuz ağrısı, bulantı, memelerde gerginlik hissi.Teşhiste gecikme olur ve dış gebelik rüptür ( tüpün yırtılması) olursa ani şiddetli karın ağrısı, baş dönmesi, bayılma, solukluk görülür. Jinekolojik muayenede kasık bölgesinde hassasiyet ve ağrı görülür. İdrar ve kanda yapılan (B-hCG) gebelik testleri pozitif çıkar. Vaginal yoldan yapılan ultrason incelemesinde uterus içerisinde gebelik izlenmez. Dış gebeliğe ait diğer belirtiler görülebilir. Kürtaj yapılır ve parça patolojik incelemeye gönderilirse uterus içine ait bir gebelik bulgusu görülmez.Erken dönemde konulan tanı ile hasta laparoskopik (kansız-bıçaksız ameliyat) olarak opere edilir. Genelikle tüplere zarar vermeden sadece gebelik ile ilgili parçalar çıkarılır.Ancak bazı olgular geç dönemde görülür ve karın içine kanama olmuştur. Bu şok durumunda acil olarak kan verilmesi, hastanın ısıtılması, oksijen verilmesi ve hastanın ameliyata alınarak kanamanın durdurulması gerekir. Dış gebelik kimlerde daha sık görülür? Dış gebelik, gebelik ürününün uterus içine ulaşım yolunun tıkanmasıyla meydana gelen bir durumdur. Dış gebelik oluşabilmesi için tüplerde meydana gelen daralma öyle bir şekilde olmalıdır ki, sperm vajinadan uterusa ve buradan da tüplere geçip yumurta hücresini dölleyebilmeli, fakat döllenme sonucu oluşan embriyo tüp içinde ilerleyerek uterus içine ulaşamamalıdır. Yani tüp içinde ya kısmi tıkanıklık oluşmalı (tam tıkanıklık olursa döllenme de gerçekleşemez), ya da tüplerin "dalgalar" şeklinde embriyoyu uterusa götürücü doğal hareketleri yavaşlamış olmalıdır. Bu durumların oluşumuna yol açan tüm etkenler tüplerde dış gebelik oluşmasına neden olabilir. Ancak birçok dış gebelik olgusunda aşağıda sayılan etkenlerden hiçbirinin olmadığını da vurgulamak gerekir. Geçirilmiş salpenjit Salpenjit kadınlarda cinsel yolla bulaşan hastalıklar grubunda yeralan PID (Pelvic Inflammatory Disease; Pelvik enflamatuar hastalık) seyrinde görülen bir durumdur. Çeşitli etkenlere bağlı olarak (en sık klamidya ve gonore (gonore: erkeklerde belsoğukluğu yapan bakteri)) tüplerde ve tüplerin çevresinde oluşan enfeksiyon, tüplerde tam tıkanmaya yolaçabileceği gibi, tüplerin kısmen tıkanmasına ve/veya içindeki "dalgasal" hareket özelliğinin azalmasına neden olur. Tıkanma ya da kısmi daralma hem tüplerin iç yapısının bozulmasından, hem de salpenjit esnasında etraf dokularda oluşan yapışıklıkların tüplere dışarıdan bası yapmasından ve tüpleri sıkıştırmasından kaynaklanabilir. Salpenjit her iki tüpü de tıkadığında yumurta hücresi spermlerle hiç karşılaşamayacağından infertilite (kısırlık) oluşur. Bu durum kadına bağlı kısırlık nedenleri arasında en üst sıralarda yeralır. Tüplerdeki hasar tam tıkanma şeklinde gerçekleşmediğinde ise geçirilmiş salpenjit yukarıda anlatılan mekanizmayla dış gebelik oluşma riskini artırır. Geçirilen salpenjit atağı sayısı arttıkça kısırlık veya dış gebelik geçirme riski de artar. Tüplerin etrafında varolan yapışıklıklar Tüplerin etrafındaki yapışıklık önceden geçirilmiş salpenjite bağlı olarak oluşabileceği gibi özellikle bu bölgede yapılan operasyonlar (kist ameliyatları, daha önce geçirilmiş dış gebelik ameliyatları, tüplere yönelik "tüpleri açma" ameliyatları, tüplerin bağlanması) tüpler etrafında yapışıklık yaparak dış gebelik riskini artırabilir. Geçirilmiş apandisit ise zamanında ameliyat edilmiş ise (yani apendiks henüz patlamadan önce yapılmışsa) ileri derecede yapışıklık yapması beklenmez. Sezaryan operasyonu ise yapışıklıklara neden olmasına karşın dış gebelik riskini artıran bir durum olarak kabul edilmez. Daha önce dış gebelik geçirilmiş olması Daha önce bir kez dış gebelik geçirmiş olmak takipeden gebeliğin de %10 olasılıkla dış gebelik şeklinde gelişmesine neden olur. "Kısırlık" tedavisi Gerek ilaçlarla (yumurtlamayı sağlayıcı ilaçlar), gerekse müdahalelerle (tüplere yönelik operasyonlar, IVF (tüp bebek)) "oluşturulan" gebeliğin dış gebelik olma riski, kendiliğinden oluşan gebeliklere göre yüksektir. Bunun en önemli nedeni kısırlık tedavisinde çoğul embriyo oluşma olasılığının artmasıdır. Böylece dış gebelik riski, varolan embriyo sayısı doğrultusunda katlanır ve istatistiksel dış gebelik olasılığına daha "hızlı" ulaşılır. Dünyada IVF (tüp bebek) yöntemi ile sağlanan ilk gebelik bir dış gebeliktir. IVF'de bu durum embriyonun uterus içine "yüksek" yerleştirilmesinden de kaynaklanabilmektedir. Yaş faktörü Yaş, tüplerin hareketliliğini azaltır ve böylece gebelik ürününün uterusa ulaşmadan tüpün içinde yerleşme ve gelişme olasılığını artırır. Çok sayıda kürtaj geçirmiş olmak Usulüne uygun olarak gerçekleştirilmiş ve sonrasında herhangi bir anormal durum oluşmamış isteğe bağlı kürtajların sayısı ne olursa olsun dış gebelik riskinin artması beklenmez. Çok sayıda kürtaj geçirmiş olmak daha çok uterus iç tabakasında yapışıklık ve buna bağlı olarak düşük riskinde artış ya da gebe kalmamaya neden olur. Ancak yasal sınırı aşmış haftalarda yapılan tahliyelerde, ya da herhangi bir kürtaj sonrasında ciddi enfeksiyonlar gelişmesi durumunda daha sonraki gebeliklerde dış gebelik gelişme riski artar. Kürtajın yasal olmadığı ülkelerde kendi kendine yapılan düşük girişimleri de ciddi enfeksiyonlara neden olabilmektedir. Bazı kontrasepsiyon (korunma) yöntemlerinde oluşan gebelikler Etkinliği yüksek olan yöntemler (tüplerin bağlanması, doğum kontrol hapları, "iğneler", progesteron ağırlıklı haplar, acil kontrasepsiyon ve spiral, gebe kalma riskini azalttığı için sayısal olarak dış gebelik riskini azaltır. Ancak bu yöntemlerden herhangi birinin başarısızlığı durumunda ortaya çıkan gebeliğin dış gebelik olma riski oldukça yüksektir (doğum kontrol haplarında meydana gelen başarısızlıklar hariç). Bunun en tipik örneği tüplerin bağlanması sonrasında oluşan gebeliktir. Tüplerin "bağlanmış" olmasının yarattığı tüp hasarı dış gebelik oluşumuna zemin hazırlar ve oluşan gebeliklerin %30-40'ı dış gebelik şekinde gelişir. Diğer yöntemler de (spiral, progesteron ağırlıklı "haplar" ve "iğneler", acil kontrasepsiyon) rahimiçi gebeliği önlemede oldukça başarılı olmalarına karşın tüplerdeki gebeliği önlemede başarısızdırlar ve oluşan "kaçak" gebeliğin dış gebelik olma riski yüksektir. Sigara kullanımı Sigara tüplerin "dalgasal" hareketlerini yavaşlatan bir etkendir. Bu yüzden özellikle günde bir paketten fazla sigara içen anne adaylarında dış gebelik oluşma riski artar. Tüplerde doğumsal kusurların bulunması Nadiren bu da bir etken olabilir. Genital kitleler Tüplere dışarıdan baskı yapabilecek olan büyük miyom ya da over (yumurtalık) kistleri dış gebelik oluşumuna zemin hazırlayabilirler. Dış gebelik ne sıklıkta görülür? Başta gelişmiş ülkeler olmak üzere 30 yıldır dünya genelinde dış gebelik oransal olarak artmaktadır.Amerika'nın son verileri tanısı konmuş gebeliklerin 1000'de 16'sının dış gebelik olduğunu ve bu sayının 1970'e göre beş kat arttığını göstermektedir. Aynı veriler dış gebeliğin görülme aralığının en sık 35-44 yaş olduğunu, anne ölümlerine dış gebelik katkısının %15 olduğunu ve anne ölümlerinde dış gebeliğin ikinci sık görülen neden olduğunu göstermektedir. Dış gebelik neden artıyor? Dış gebeliğin artış göstermesinin en önemli nedenleri cinsel yolla bulaşan hastalıkların sıklığındaki artış, tüp bebek ve diğer kısırlık tedavilerinin daha sık uygulanması ve gelişmiş teknolojiyle daha çok hastada dış gebelik tanısının konması ve böylece aşağıda anlatılacak olan "kendi kendine iyileşen" dış gebelik olgularının da saptanabilmesidir. Dış gebelik nasıl belirti verir? Dış gebeliğin belirtileri aşamalar şeklinde değerlendirilebilir. En erken aşamalarda dış gebelik hiçbir belirti vermez. Normal bir gebelik gibi adet gecikmesi olur ve gebeliğin diğer belirtileri de olabilir. Ancak kısa zamanda gebeliğin büyümesiyle birlikte tüp gerilmeye başladığı andan itibaren hastalarda "müphem" ağrılar olur. Bu müphem ağrılar duyarlı bir hastanın doktora başvurmasını sağlar ve en erken dönemde tanı koymak mümkün olabilir. Gebelik ilerledikçe bu ağrılar şiddetlenir. Bunun da nedeni embriyonun tüpün içinde büyümeye devam etmesi ve gerilmeye bağlı olarak ağrı uyandırmasıdır. Bu aşamada başvuran bir kadında da henüz tüp yırtılmadan tanı koymak ve tedavi etmek mümkündür. Gebelik daha da ilerlediğinde gebeliğin yerleştiği tüp gerginliği daha fazla kaldıramaz ve bir yerinden yırtılır. Yırtık giderek büyür ve bölgedeki damarlardan karıniçine kanama başlar. Bu dönemde hastanın şikayetleri de değişim gösterir. Artık ağrının yerini kan kaybına bağlı belirtiler almaya başlar. Oluşan kan kaybının miktarına göre hafif başdönmesinden bayılmaya ve çok ileri dönemlerde kan kaybına bağlı şok gelişimine bağlı belirtiler görülür. Yırtılma sonrasında gebelik ürününün gelişimi durduğundan kandaki gebelik hormonları da hızla azalır ve hormon desteğini yitiren endometrium (rahim iç tabakası) vajinal kanamayla birlikte dökülmeye başlar. Ne yazık ki tüm dünya genelinde dış gebelik, kadının şikayetlerini gözardı etmesi veya eşinin doktora götürmemesi nedeniyle en sık bu aşamada yakalanabilmektedir. Bazı durumlarda ise tüp içinde başlayan dış gebelik tüpün içinde ters yönde ilerleyerek tüpün ağzından karnın içine "düşmekte" ve burada kendi kendine "eriyerek" kaybolmaktadır. Bu tür durumlara bazen takiplerimizde rastlamakla beraber bu olguların çoğu kadının farkında olmadan kendi kendine seyretmektedir. Dış gebelik tanısı nasıl konur? İleri aşamalara gelmiş ve iç kanaması devam eden bir dış gebeliğin tanısını koymak zor değildir. Kan kaybı belirtileriyle birlikte gebelik testinin müspet olması ve muayene ve ultrasonda karıniçinde serbest kan saptanması tanı koymak için yeterlidir. Henüz bu aşamaya gelmeyen dış gebeliğin tanısı ise bu kadar kolay değildir. Bunun için seri beta HCG ölçümlerine başvurmak gerekebilir. Bu amaçla yapılan seri ölçümlerde kanda beta HCG seviyesinin belli bir zaman aralığında yükselme hızına bakılır. Normal bir gebelikte 48 saat aralıkla yapılan iki ölçümde beta HCG hızı yaklaşık iki kat artar. Dış gebelikte ise bu artış olmaz. Seri ölçümler kesin tanı aracı değildirler ve ölçüm belli bir aşamaya gelmesine karşın ultrasonda intrauterin (rahimiçi) gebeliğe ait bulguların görülmemesi gebeliğin bir dış gebelik olduğu yönünde oldukça değerli bir bulgudur. Vajinal ultrasonda beta HCG seviyesi 2000 (dikkat: laboratuarın referans değerlerine göre değişebilir!) ve üzerinde olduğunda, abdominal (karından yapılan) ultrasonda ise 6500 ve üzeri olduğunda (dikkat: laboratuarın referans değerlerine göre değişebilir!) uterus içinde gebelik kesesi mutlaka gözlenmelidir. Gözlenemiyorsa gebeliğin yerini araştırmak için komple bir jinekolojik muayene sonrası sıklıkla laparoskopiye başvurulur. Laparoskopide pelvis dikkatli bir şekilde incelenir ve sıklıkla da dış gebeliğin tüplerden birinin içinde yerleşmiş olduğu görülerek dış gebeliğin kesin tanısı konur ve tedaviye geçilir. Çok ender durumlarda gebelik kesesi ve içinde bulunan embriyo net olarak uterus dışında gözlenebilir. Bu durum dış gebeliğin kesin tanısını koyduran diğer bir bulgudur. Dış gebelik nasıl tedavi edilir? Dış gebelik tanısı erken konduğunda, yani henüz tüp yırtılmadan yakalandığında hasta henüz kan kaybetmeye başlamadan laparoskopik yöntemle tedavi şansı oldukça yüksektir. Dahası laparoskopik tedavinin hastanın tüpünün alınmadan "tüpün içinin boşaltılarak" tedavi edilmesini ve böylece tüpünün korunmasını sağlama gibi bir avantajı vardır. Laparoskopi cihazlarının olmadığı yerlerde aynı işlem laparotomi (karnın açılması) ile de yapılabilir. Yine erken dönemde kullanılan diğer bir tedavi yöntemi de metotreksat adı verilen ilaçla tedavidir. Belli kriterler yerine geldiğinde, hastanın genel durumu da uygun şartları taşıyorsa tek ya da birkaç doz metotreksat ile dış gebelik ameliyat gerektirmeden tedavi edilebilir. Fallop tüpü yırtılıp iç kanama başladığında ise genellikle tek ve en uygun tedavi laparotomi adı verilen işlemle karnın ameliyat edilerek açılması ve yırtılmış tüpün kısmen çıkarılarak kanamanın durdurulmasından ibarettir. Dış gebeliğin nadir görülen diğer şekilleri Abdominal gebelik Dış gebeliğin karın içinde yerleşmesi durumudur. Gebelik ürünü mesane, barsak veya diğer organlardan birinin dış yüzeyine yerleşerek burada yaşamını sürdürür. Nadir görülen, tanısı nispeten zor ve oldukça tehlikeli bir dış gebelik şeklidir. Servikal gebelik Dış gebeliğin serviks (rahimağzı) içine yerleşmesi durumudur. Bu da oldukça nadir görülür. Heterotopik ektopik gebelik Gebeliğin çoğul (en sık ikiz) olması ve bir embriyonun normal rahimiçi, diğerinin ise ektopik yerleşim göstermesi durumudur. Nadir bir gebelik şekli olmakla beraber çoğul gebelik olasılığının yüksek olduğu kısırlık tedavileri riski artırır. |
|
|
|
Düşük Nedenleri Ve Tedavileri TEKRARLAYAN DÜŞÜKLER Daha önceki gebeliği düşükle sonlanan kadınların sonraki gebeliklerininde düşükle sonlanma ihtimali vardır. Örneğin ileri yaş en önemli düşük nedenlerinden biridir. En elverişli üreme çağı 20-34 yaş arasında ki dönemdir, bu döneminde dışında gebeliklerin düşükle sonlanma şansı daha yüksektir. Önceden düşük yapmış olmasına rağmen, normal ve miyadında doğumla sonlanan gebeliği olan kadınların normal bir hamilelik geçirme şansı daha yüksektir. Yirminci gebelik haftası öncesi ve bebek 500 grama ulaşmadan önce gerçekleşen iki ve daha fazla sayıda ki düşükler tekrarlayan düşükler olarak adlandırılır. Bu durum üreme çağındaki çiftlerin %2-5'inde çocuk sahibi olamanın nedenidir. Çiftlerde büyük bir p***olojik çöküntüye ve anne adayının vücüdunda tekrarlayan yıpranmalara neden olan bu durum günümüzde değişik yöntemler ile tedavi edilebilmektedir. Son dönemlere dek kromozomal bozukluklara, hormonal problemlere veya rahimdeki anomalilere bağlı olmayan düşükler, nedeni izah edilemeyen düşükler olarak değerlendirilirdi. Son yıllarda İmmunoloji (Bağışıklık Bilimi) alanında ki gelişmelerden sonra yapılan araştırmalar, nedeni izah edilemeyen düşüklerin %80'ninin bağışıklık sistemindeki bozukluklara bağlı olabileceğini ve bunların bir çoğunun yeni tedavi yöntemleri ile önlenebileceğini göstermiştir. Ardarda görülen üç düşükten sonra araştırma yapılmağa başlanır. Değişik testler ve incelemeler yapıldıktan sonra nedene yönelik tedavi yapılır. Nedeni belirlenemese dahi gebelikleri tekrarlayan düşükle sonlanmış kadınların % 40'ı tedavi görmeksizin sağlıklı bir çocuk sahibi olabilir. NEDENLERİ VE TEDAVİSİ Rahimdeki bozukluklar Tekrarlayan düşük yapan kadınların % 10 - 15'inde rahim yapısında bozukluklar görülür. Birçok kadında rahim boynu cerrahi işlem uygulanmadan hamileliğin devamını sağlayamaz. Rahim boynunda ki yetersizlik saptanıp cerrahi ile düzeltildikten sonra bu kadınlar gebeliklerini miyada kadar sürdürebilirler. Rahim yapısında ki bir diğer bozukluk ise septat uterus denen ve bir septumun (perde) rahimin içine doğru uzanması ile oluşan anomalidir. Kadınların %3'ünde görülen bu anomali tüm hastalarda düşüklere neden olmaz. Septat uterusu olan kadınların %50 si normal gebelik geçirebilir. Rahimde görülen bu septum bebeğin gelişimi için gereken kanlanmanın sağlanmasını engelleyebilir. Histerosalpingogram (HSG) denen özel görüntüleme yöntemi ile uterustaki bozukluklar ve Fallop tüpleri değerlendirilebilir. Rahim ağzından özel boya verildikten sonra seri filmler çekilerek yapılan bu inceleme ile organların iç yapısı değerlendirilir. HSG adet kanamasının bitiminden hemen sonra yapılmalıdır. Hastalarda hafif kramplara neden olabilen basit bir işlemdir Histeroskopi yönteminde histeroskop denen teleskopik cihaz ile rahim boynundan girilerek rahim içi değerlendirilebilir ve saptanan anomaliler giderilir. Bu işlem lokal veya genel aneztezi altında uygulanabilir. Hormonal Nedenler Tiroid bezinin fazla veya az çalışmasının düşüklere yol açtığı öne sürülmüştür. Kanda ki hormon düzeylerinin belirlenmesi tanısı konabilen bu hastalıklar kolayca tedavi edilebilir. Luteal faz yetmezliğide diğer bir düşük nedenidir. Menstruel ***lusun yumurtlamadan sonraki ikinci döneminde yani luteal fazda endometriumun (rahmin iç tabakasının) yeteri kadar gelişmemesi ile ortaya çıkar. Progesteron hormonu rahmi döllenmiş embryonun tutunabilmesi için uygun hale getirir, progesteron düzeyinin düşük olması kısırlık ve düşüklere yol açar. Prolaktin hipofiz bezinden salgılanan ve süt üretimini uyaran hormonun yüksek düzeyde olmasıda yumurtlama ve lteal faz bozukluklarına yol açabilir. Bu hormonun yükselmesi emzirmeyen kadınların göğüslerinden süt gelmesine yol açabilir. Kanda prolaktin düzeyine bakılarak hastalığın tanısı konur ve tedavi edilir. Endometrial biopsi ile rahimden alınan küçük bir parça mikroskopta incelenerek luteal faz ve endometriumun progesterona cevabı belirlenebilir. Endometrial biopsinin adet kanaması başlamadan hemen önce yapılması gerekir. Çok basit olan bu işlem ile yumurtalıklardan progesteron salınımı ve endometriumun progesterona cevabı belirlenir. Luteal faz yetmezliği klomifen sitrat ve/veya progesteron ile tedavi edilebilir. Klomifen sitrat tableti menstruel ***lusun başında verilerek yumurtalık hormonları uyarılır. Hormonlar endometrium tabakasının gelişmesini sağlar. Luteal fazda progesteron enjeksiyonlarına başlanır ve gebelik elde edilirse gebeliğin dokuzuncu haftasına dek devam edilir. Bu dönemde rahmin döllenmiş yumurtanın tutunmasına hazırlanmasında ve gebeliğin devamında progesteron önemli rol oynar. Genetik Gebeliğin ilk üç ayında görülen düşüklerin % 40-60'ının genetik bozukluklara bağlı olduğu gösterilmiştir. En sık rastlanan genetik bozukluk kromozom sayısında görülen anormalliklerdir. İlk düşükde plasentada normal sayıda kromozom varsa, bir sonraki gebelikde kromozom sayısının anormal olma riski % 50'dir. Fakat ilk gebelikde genetik bozukluk olması bundan sonraki gebelikde de genetik bozukluk olması riskini arttırır. Tekrarlayan düşüklerde ki genetik nedenlerin belirlenebilmesi için, varsa düşük materyalinde ve eşlerden alınan kanda karyotip tayini yapılır. İki veya daha çok sayıda gebeliğin düşükle sonladığı çiftlerde kromozom analizi yapılmalıdır. Çiftlerin %5'inde kromozomal bozukluk vardır. Eğer eşlerin kromozal incelemeleri anormal ise bu kalıcıdır ve bundan sonraki gebeliklerinde düşükle sonlanma ihtimali yüksektir. Genetik danışmanlık gerekir. Enfeksiyon Klamidya enfeksiyonları tüplerde tıkanıkların oluşmasına ve düşüklere yol açar. Mikoplazma enfeksiyonlarınında düşüğe yol açabileceği düşünülmektedir. Tekrarlayan düşükleri olan hastalar enfeksiyon yönündende kültürler alınarak değerlendirilir ve enfeksiyon varsa antibiyotik tedavisi uygulanır. Bağışıklık Sistemi Bağışıklık sistemi, insan vücudunun hastalıklara karşı savunma mekanizmasını oluşturan karmaşık bir sistemdir. Bu sistem proteinleri normal veya yabancı olarak gruplar. Yabancı olarak grupladığı proteinlere karşı savaş açar. Hücrelerin tanıdık veya yabancı olarak algılanması hücre yüzeyinde bulunan ve antijen olarak adlandırılan proteinler sayesinde olur. Bu antijenlere karşı vücuttaki beyaz küreler (lökositler) antikor adı verilen kompleks bileşikleri üretir. Bu sistemin çalışmasının en güzel ve basit örneği mikropların vücudumuza girdiğinde onlara karşı antikorların oluşması ve bunlarla savaşılmasıdır, aynı mikropla tekrar karşılaşıldığında bu antikorlar bizi hastalanmaktan korur. Bağışıklık sisteminin antikor cevabındaki bozukluklar tekrarlayan düşüklere neden olur. Bağışıklık sisteminde ki bozukluklara bağlı nedenler ikiye ayrılır; Otoimmün problemler; annenin kendine ait proteinleri yabancı kabül ederek bunlara karşı antikor ürettiği ve bunlarla savaştığı durumlardır. Temel olarak üç değişik otoimmün problem tekrarlayan düşüklere neden olur. Bunlar; Antifosfolipid antikorların varlığı; Fosfolipid denen maddeler bölünen hücreleri bir arada tutan yapışkana benzeyen maddelerdir. Bu maddelere karşı üretilen antikorlar kanın pıhtılaşmasına neden olarak tekrarlayan düşüklere yol açmaktadır. Anne ve bebek arasında ki kan akımı ve beslenmeyi sağlayan damarlarda ki pıhtılaşma bebeğin beslenmesini bozar ve gebeliğin sonlanmasına neden olur. Antinükleer antikorların varlığı; Hücre çekirdeğinin normal parçalarına karşı üretilen antikorlarda düşüklere neden olur. Antitiroid antikorların varlığı; Tiroid bezi ile ilgili olan bu antikorlarda tekrarlayan düşüklere neden olur. Otoimmün bozukluklara bağlı düşüklerin tedavisi Otoimmün bozukluklara bağlı düşüklerin tedavisinde aspirin, düşük doz heparin (kanın pıhtılaşmasını engelleyen ilaç), ve prednizon (kortizon) kullanılmaktadır. Bu hastalar bu ilaçlar ile tedavi görürken çok yakından takip edilmeli, labarotuvar testleri sık sık tekrarlanmalıdır. Bu grup hastada uygulan diğer bir tedavi ise hastalara immünglobulin verilmesidir. İmmünglobulinler verilerek annede oluşan zararlı antikorların gelişmekte olan bebeğe verdikleri zarar azaltılmaya çalışılır. Otoimmün bozukluklara bağlı düşük yapan kadınlarda uygulanacak ilk tedavi bebek aspirini ve düşük doz heparin tedavisidir. Bunlara cevap vermeyen hastalarda prednizon kullanılabilir. Prednizon erken doğum, gebeliğe bağlı diabet (şeker hastalığı) gibi komplikasyonlara neden olduğu için çok dikkatli kullanılması gereken bir ilaçtır. İmmünglobulin tedavisinin bebeğe zararı yoktur, uygulama sırasında gebe kadında başağrısı, eklem ağrısı ve ateş gibi yakınmalara neden olabilir. Alloimmün bozukluklar; Bebeğin babadan gelen proteinlerine karşı annede oluşan reaksiyonlardır. Gebeliğin sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi bloke edici antikorların varlığına bağlıdır. Bloke edici antikorlar gebelik sırasında annenin bağışıklık sistemi tarafından oluşturulan ve bebeğin yabancı olarak algılanmasını engelleyen antikorlardır. Tekrarlayan düşüklerle sonlanan gebeliklerde bu antikorların oluşmadığı görülür. Son günlerde yapılan çalışmalarda bu antikorlar ile reaksiyona giren ve plasenta yüzeyinde bulunan R80K adı verilen antijenler tespit edilmiştir. Alloimmün bozukluklardan şüphelenilen hastalarda çeşitli lökosit antikorlarının, ve diğer bağışıklık hücrelerinin belirlenmesi için testler yapılabilir. Alloimmün bozuklukların tedavisi Alloimmün bozukluklara bağlı tekrarlayan düşük yapan kadınlara Paternal Lenfosit İmmünizasyon tedavisi uygulanır; bu tedavide erkek eşden kan alınır ve özel besi yerleri kullanılarak alınan kan örneğindeki lenfosit adı verilen hücreler ayrıştırılarak lenfosit aşısı hazırlanır. Bu aşı gebelik öncesinde iki veya üç kez uygulanır, ve gebelik elde edildiğinde bir doz daha verilebilir. Bu uygulama ile alloimmün bozukluklara bağlı görülen düşüklerin ve yine bu bozukluğa bağlı ana rahmindeki bebeklerde görülen büyüme geriliğinin başarı ile tedavi edilebildiği gösterilmiştir. Bu hastalarda bu tedavinin yanında bebek aspirini kullanılmasıda önerilir. Lenfosit aşısı tedavisi ilk kez 1980'li yıllarda gündeme gelmiş ve sadece belirli merkezlerde kullanılmıştır. Günümüzde üreme sağlığı ve immünoloji konusundaki gelişmeler ile tekrarlayan düşükle sonlanan gebelikler ve yardımcı üreme teknikleri ile ısrarla gebelik elde edilemeyen vakalarda bağışıklık sisteminin önemli rol oynadığı gösterilmiştir. Bu tedavi yöntemi günümüzde bir çok gelişmiş merkezde başarı ile uygulanmaktadır. Ayrıca bu hastalarda immünglobulin tedaviside uygulanabilir. İmmünglobulin tedavisine, istenilen gebelik öncesinde başlanır ve ayda bir kez olmak üzere gebeliğin 28. haftasına dek devam edilir. Bu tedavi yöntemide başarılı sonuçlar vermektedir. ÖZET Yeni düşük yapmış kimseler kendilerini çaresiz hissedebilir. Bir hamileliğin düşükle sonlanma riskinin az olmadığı bilinmelidir. Tekrarlayan düşük yapan hastaların % 40'ında herhangi bir neden saptanamaz. Bu hastaların sağlıklı bir gebelik geçirme olasılığı % 50'den fazladır. Açıklanamayan gebelik kayıplarının %80'inde ve nedeni bulunamayan kısırlık vakalarının %40'ında bağışıklık sisteminde ki bozuklukların önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Bağışıklık sisteminde ki bozukluklara bağlı tekrar düşük yapma riski yapılan her düşük ile artar. Dolayısı ile 2 ve daha fazla sayıda tekrarlayan düşüğü olan çiftlerin vakit kaybetmeden incelenerek gerekli testlerinin yapılması ve uygun tedaviye başlanması gerekir. Yardımcı üreme teknikleri ile tedavi gören ve anne adayına iyi kalitedeki embryoların transfer edilmesine rağmen ısrarla gebeliğin elde edilemediği ve implantasyon başarısızlığının (embryoların tutunamaması) olduğu durumlarda, detaylı immünoljik incelemelerin yapılarak bu hastalarada immünolojik tedavi uygulanması çalışmalarına başlanmıştır. Bu çalışmalardan elde edilen sonuçlar umut vericidir. Bağışıklık ve üreme sağlığı konusundaki yapılan bilimsel araştırmalar sonucunda elde edilen bilgiler arttıkça immünolojik tedavinin (bağışıklık bilimi) gebelik kayıplarının önlenmesinin anahtarı olabileceği düşünülmektedir |
|
|
|
Gebelikte Bulantı- Kusma Gebeliğin erken dönemlerinde (sıklıkla 6. gebelik haftasından itibaren) bulantıya sıklıkla rastlanır. Bu bulantılar kusmayla, iştahsızlıkla ve belli kokulara karşı aşırı hassasiyetle beraber olabilir. Bulantı ve kusmalar genellikle sabah daha şiddetli olduğu için bu duruma İngilizce'de "morning sickness" (sabah hastalığı) adı verilmiştir. Gebelikteki bulantı ve kusmanın gün boyunca sürmesi, ayaktan ilaç tedavisine cevap vermemesi, anne adayının normal beslenmesini, günlük faaliyetlerini engellemesi, genel durumunu bozması ya da kilo kaybına yol açması durumunda Hyperemesis Gravidarum ("gebeliğin şiddetli bulantısı") söz konusu olur. İleri inceleme ve tedavi gerektiren bir durumdur. Gebelikte bulantı ve kusmaya nispeten sık rastlanırken bu denli normaldışı seyir gösteren bulantı ve kusmalara gebeliklerin ancak binde 4'ünde rastlanır. Hyperemesis gravidarum genellikle genç yaşta ilk gebeliğini yaşayanlarda daha sık görülür. "Şişman" olanlarda, çoğul gebeliği olanlarda ve sosyokültürel seviyesi yüksek olanlarda nispeten daha sıktır. Nedenleri Gebeliğe bağlı olarak ortaya çıkan fizyolojik estradiol ve HCG hormonları artışının normalden fazla olması ya da seviyeler normal sınırlar içinde olmasına karşın bireysel duyarlılığın yüksek olması bulantılara ve kokulardan tiksinme gibi diğer bazı belirtilere neden olmaktadır. Mol gebeliği ve çoğul gebelik gibi durumlarda HCG normalden çok fazla üretildiğinden hyperemesis'e sık rastlanır. Ayırıcı Tanı Her bulantı ve kusmayı gebeliğe bağlamak doğru değildir. Özellikle çok şiddetli olan ve tedaviye zayıf cevap veren bulantı ve kusmalarda, birinci trimester bitiminde devam eden ya da ikinci trimesterde yeni başlayan bulantı kusmalarda aynı belirtilere yol açabilecek diğer hastalıklar da aranır. Bunlar arasında en önemlileri mol gebeliği, hepatit (karaciğer iltihabı), pankreatit (pankreas iltihabı), kolelityazis (safra kesesi taşı), kolesistit (safra kesesi iltihabı), peptik ülser (mide ve oniki parmak barsağı ülseri), pnomoni (zatürre), hipertiroidi (tiroid bezinin aşırı çalışması), over kisti torsiyonu (over kistinin boğulması), sindirim sistemi tıkanmaları, IDDM (insüline bağımlı diabet hastalığı) başlangıcı ve beyin tümörleridir. Bu hastalıklar gebe olmayan kadınlarda bile nadir görüldüklerinden gebelerde çok daha ender olarak görülürler. Hyperemesis Gravidarum'un anne adayı ve fetus üzerine etkileri Erken gebelikte aşırı bulantı ve kusmaları olan anne adaylarının gebeliklerinin daha sağlıklı geçtiği ve düşük yapma oranlarının da azaldığı sıklıkla gözlenen ancak bilimsel olarak nedeni aydınlatılamayan bir durumdur. Ancak hyperemesis gelişen ve yetersiz tedavi gören ya da tedaviye cevap vermeyen anne adaylarında bu durum tersine dönebilir. Kilo kaybı, elektrolit dengesizlikleri, besin ve vitaminlerin yetersiz alınması durumunda bebekte gelişme geriliği gelişebilmektedir. Hyperemesis gelişen anne adayının sık sık hastaneye yatmak ve tedavi görmek zorunda kalması uygun tedavi gördüğü sürece gebeliğinin ileri dönemlerini olumsuz etkilemesi söz konusu değildir. Tanı konması ve Tedavi yaklaşımı Şiddetli bulantı kusmayla başvuran her anne adayının genel sistem muayenesi yapıldıktan sonra ultrason incelemesiyle gebelik haftası belirlenir. Ultrasonda çoğul gebelik ya da mol gebeliği gibi etkenler kolaylıkla ortaya konabilir. Mol gebeliği saptanması durumunda tedavi daha farklı bir yön kazanır. Tam idrar tetkikinde aç kalınan süre dolaylı olarak ortaya konabilir. Açlık süresi arttıkça idrarda başta aseton olmak üzere keton maddeleri artış gösterir. Keton idrarda ne kadar yüksekse hyperemesis o kadar ağır demektir. Tam idrar tetkikinde ölçülen idrar yoğunluğu ve idrarın gözlenen rengi de vücudun genel sıvı durumu hakkında bilgi verir. Normal idrar yoğunluğu 1020, normal idrar rengi açık sarıdır. Vücut susuz kaldığında böbreklerin idrar üretimi de azaldığından idrarın rengi daha koyu ve yoğunluğu da daha yüksek olur. Tam idrar tetkikinde idrar yolu enfeksiyonu da saptanabilir. Kan elektrolitleri de vücudun su durumu hakkında detaylı bilgi verir. Vücut susuz kaldığında kan yoğunlaştığı için kandaki sodyum ve potasyum miktarı artar. Elektrolitlerin artmış bulunması hyperemesisin çok şiddetli olduğunu gösterir ve acil tedavi gerektiren bir durumdur. Elektrolit dengesizliği yaratacak kadar ağır seyreden hyperemesis olguları çok nadirdir. Hyperemesis Gravidarum tedavisinde üç ayrı tedavi yaklaşım şeklinden biri uygulanır: 1-Ayaktan ilaçsız tedavi 2-Ayaktan ilaçlı tedavi 3-Yatarak serum ve ilaç tedavisi Anne adayının şikayetleri hafifse ayaktan ilaçsız tedavi denenebilir: Ayaktan ilaçsız tedavide amaç anne adayının bulantılarla kendisi başa çıkmasını sağlamaktır. Bu amaçla anne adayına şunlar önerilir: * "Yatağınızın kenarında kraker ya da bisküvi benzeri gıda maddelerini hazır bulundurun. Sabah bunları yedikten sonra yataktan kalkın. * Günlük öğününüzü üç öğünde değil beş ya da altıya bölerek alın. * Sıvıları yemekler arasında alın. Yemekler esnasında fazla sıvı almayın. * Midenize ve barsaklarınıza dokunan yiyeceklerden uzak durun Bu önlemlerle şikayetleriniz geçmezse doktorunuza tekrar başvurun." Anne adayının şikayetleri günlük faaliyetlerini engelliyorsa, ilaçsız tedaviye cevap vermiyorsa ayaktan ilaç tedavisi denenir. Bulantı giderici olarak anne adayına verilen tablet ya da fitil şeklindeki ilaçlar yıllardır kullanılan ve bebek üzerinde hiçbir olumsuz etki yapmadığı bilinen ilaçlardır. Ek olarak B vitaminlerinin ön planda olduğu bir vitamin tedavisine başlanır. Ayaktan ilaç tedavisine karar verildiğinde anne adayı ilaçlarını kullanırken yukarıda bahsedilen önlemlere de uymalıdır. Anne adayının şikayetleri ayaktan ilaç tedavisine cevap vermiyorsa, genel durumu bozuksa, kilo kaybı varsa, tetkikler vücuda uzun süredir besin maddelerinin alınmadığını gösteriyorsa (idrarda keton cisimleri yüksek bulunursa) ya da vücudun susuz kaldığı yönünde bulgular varsa (idrarın yoğunluğu artmış, rengi koyu bulunursa, kan elektrolitleri dengesizse) anne adayı hastaneye yatırılır ve serum tedavisine başlanır. Serum tedavisinin amacı anne adayına kaybettiği sıvı, elektrolit ve besin maddelerini intravenöz yolla (damar yoluyla) geri vermektir. Bulantı giderici ilaçlar ve vitaminler de kalçadan ya da serumun içine katılarak verilir. "Serum tedavisiyle" anne adayı genellikle bir hafta içinde kendini toparlar. Nadir durumlarda bir haftadan daha uzun süre hastanede yatması gerekebilir. Taburcu edilirken anne adayına evde kullanmak üzere ilaçlar verilir. Hyperemesis genellikle gebelik haftasının büyümesine paralel olarak hafifler ve birinci trimester sonunda veya ikinci tirmesterin başlarında (14. haftada) biter. Hiç bir tedaviye cevap vermeyen ve gebeliğin sonlandırılmasını gerektirecek kadar şiddetli olan hyperemesise çok ender rastlanır |
|
|
|
Gebe kalamama infertilite ve tedavisi Fertil olan, yani gebelik oluşturma potansiyeli olan bir çiftin korunmasız bir ***lusta yeterli sayıda ilişkide bulunması durumunda kadının gebe kalma şansı yanlızca yaklaşık %20-25'tir. Böylece gebeliği planlayan bir çiftin bunu 4-5 ayda başarması gerekir. Ancak elbette her kadında bu süre içerisinde gebelik oluşmaz. Böyle bir durumda en muhtemel etken bu çiftte bir problem olması değil, çiftin bu %20-25'lik şansı yakalayamama "şansızlıklarıdır". Çift deneme süresini artırdığında muhtemelen gebelik oluşacaktır. Denemelerine karşın gebelik oluşturmayı başaramayan çiftlerin bir kısmı ise "subfertil" kategorisinde yeralırlar. Burada subfertil kelimesi, "fertilitesi", yani "gebelik oluşturabilme kabiliyeti nispeten daha düşük", basit bir anlatımla "zor gebe kalan" anlamında kullanılmaktadır. Böyle bir çift korunmasız bir ***lusta düzenli olarak ilişkide bulunsa da kadının ***lus başına gebe kalma olasılığı %2-3 civarına kadar inebilmektedir. Böyle bir çift tedavi edilmediğinde muhtemelen ancak 4-5 senelik bir deneme süresi içinde gebelik oluşacaktır. Diğer bir grup çift ise gebe kalma açısından %0 kategorisindedir. Böyle bir çiftte gebeliğe engel olan etkenler tedavi edilmediğinde gebelik oluşma olasılığı yoktur. Bu %0 kategorisi "infertil" çiftlerin çok ufak bir kısmını oluşturur ve muhtemel nedenler kadında her iki Fallop tüpünün tıkalı olması, kadında döllenecek yumurta oluşmaması, erkeğin sperm sayısının çok düşük olması ya da hiç spermi olmaması, ya da tüm bunların bir kombinasyonudur. "İnfertilite"nin tanımı İnfertilite ("kısırlık") 12 ***lus (***lus: kadında bir adetin ilk gününden, sonraki adetin ilk gününe kadar geçen süredir) boyunca, korunmadan ve yeterli sayıda cinsel ilişkide bulunulmasına karşın gebelik oluşmamasıdır. Önceden hiçbir şekilde gebelik oluşmaması durumunda primer (birincil) infertilite, daha önceden en az bir kez gebelik oluşmuş olması durumunda ise sekonder (ikincil) infertilite sözkonusudur. Türkçe'de "kısırlık" olarak tabir edilmesine karşın bu yazıda infertilite deyimi kullanılacaktır. İnfertilitenin tanımından da anlaşılacağı gibi kendinizde ve/veya eşinizde bir kusur olduğundan şüphelenmeden önce 12 ***lus (yaklaşık bir yıl) denemenizde ve bu süre sonunda doktora başvurmanızda yarar vardır. Bu bir yıllık bekleme süresinde gebe kalma şansını yakalayabilir ve infertilite için yapılan tetkiklerin getireceği p***olojik, fiziksel ve maddi yüklerden kurtulmuş olursunuz. 12 ***lus beklemeden başvurması gereken çiftler de vardır: Anne adayının 35 yaş ve üzerinde olması, çiftlerden birinde gebeliğe engel olacağı bilinen bir durumun varlığı söz konusu olduğunda bu çiftlerin doktora daha erken başvurmasında fayda vardır. Gebe kalamama nedenleri Gebelik oluşmaması durumunda en sık görülen nedenin aylık %20-25'lik şansı "bir türlü yakalayamamak" olduğundan bahsetmiştik. Elbette ki deneme süresini uzattıkça gebelik şansını yakalayabilirsiniz. Belli bir süre sonunda (en az 12 ***lusluk deneme sonunda) gebelik oluşmadığında doktora başvurmalısınız. Yapılacak muayene ve değerlendirmeler gebelik oluşmamasının neden(lerin)i ortaya çıkarmak için gereklidir. Gebelik oluşturmayı başaramayan bir çiftte infertilite nedenleri araştırıldığında ve bir problem saptandığında %40 durumda problem kadında, %40 durumda erkekte, %20 durumda da hem kadın hem de erkekte bulunmaktadır. İnfertilite için tetkik yapılan çiftlerin yaklaşık %10'unda ise gebelik oluşmaması için bariz bir neden bulunamaz. Bu çiftlerde tetkikler yumurtlama olduğunu göstermesine, Fallop tüpleri açık bulunmasına ve spermiyogram normal olmasına karşın gebelik oluşmamaktadır. Bu durumda "açıklanamayan" infertilite tanısı konur. Açıklanamayan infertilite kategorisine giren çiftlerin oranı giderek azalmaktadır. Çünkü teknoloji geliştikçe, yeni bilimsel ilerlemeler kaydedildikçe "açıklanamayan" olgularının bir kısmı aydınlanmaktadır. |
|
|
|
İkiz Gebelik Tekil bir gebelikle karşılaştırıldığında, çoğul gebelik, hem anne adayı hem de bebek için tekil gebeliklerde olmayan bazı yeni riskleri beraberinde getirmekte ve gebelikte oluşması muhtemel muhtemel normaldışı durumların ortaya çıkma riskini de artırmaktadır. Erken gebelik döneminde kan hacmini artırıcı etkisi çoğul gebeliklerde çok daha fazla olur. Kan hücrelerindeki artış ise bu hızlı artışı takip edemediğinden gebeliğin erken dönemlerinden itibaren "kanın sulanmasına bağlı olarak" kansızlık ortaya çıkabilir. Çoğul gebeliklerde kan hücresi yapımı da belli bir süre sonunda tekil gebeliklere göre daha hızlı olacağından alyuvar yapımında kullanılan demir ve folik asit ihtiyacı belirgin bir şekilde artar. Bu artış dışarıdan verilen ilaçlarla yerine konmadığında alyuvarların yapımının aksaması sonucu kansızlık ve buna bağlı belirtiler daha da şiddetlenebilir. Çoğul gebeliklerde preeklampsi ortaya çıkma riski tekil gebeliklere göre daha yüksektir ve bu risk bebek sayısıyla doğru orantılı olarak daha da artar. Özellikle tek yumurta ikizi taşıyan anne adaylarında bu riskin, çift yumurta ikizi olan annelere göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Çoğul gebeliklerin yaklaşık %10'unda amniyos sıvısı normalden fazla olabilmektedir. Çoğul gebeliklerde sitenin muhtelif bölümlerinde anlatılmış olan nedenlerle sezaryan ile doğum riskinde belirgin artış söz konusudur. Rahimin tekil gebeliklere göre normalden daha fazla gerilmiş olması ve toplam plasenta yüzeyinin nispeten geniş olması, çoğul gebeliklerde doğum sonrası hem "normal kanama" miktarında artışa hem de plasenta çıktıktan sonra rahimin etkin kasılamaması nedeniyle aşırı kanama riskinde artışa neden olmaktadır |
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|